5 Kasım 2007 Pazartesi

8. Mektup

Günler ağır,
günler ölüm haberleriyle geliyor.
En güzel dünyaları yaktık ellerimizle

ve kaybettik gözümüzde ağlamayı,

bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp

gitti göz yaşlarımız
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı...


(Nazım Hikmet / Zafere Dair)

Can Yoldaşım,

Sanki çok ince dengeler üzerinde duruyordu seyrine daldığımız ve adına "dünya hali" diyerek hoşgörüyle bütün karmaşasını, adaletsizliğini, uyumsuzluğunu kabullendiğimiz suskun ve kırılgan akışı ömrümüzün. Sen kendine bile hiç ağlamamıştın, ama televizyondaki şehit cenazesinde, yitirdiği oğlunun tabutuna sarılarak ağlayan bir annenin görüntüsü içini burkmuş, sicim gibi, yuvarlana yuvarlana solgun yüzünden akan sessiz gözyaşlarınla ıslanmıştı, hiç kimsenin ayrımına varmadığı, göç hazırlığındaki yitik ömrünün hüzünlü ayrılık öncesi günlerinden birisi. Konuşmadan baktık sonra birbirimize. Temmuz güneşi yine de umut saçıyordu uzak ya da yakın bir geleceğin belirsizlikleri adına, biz yol kenarında kendiliğinden bitmiş sahipsiz çiçekleri toplar gibiydik; adını bilmediğimiz, hiç tanımadığımız, yüzünü bile görmediğimiz temiz ama onurlu yüreklerin unutulmaya yüz tutmuş anılarının üzerine serpmek için.

Ama o büyük ozanın şiirindeki gibi senden sonra da "günlerin ağırlığı" geçmedi, "günler yeni ölüm haberleriyle gelmeyi" sürdürdü. Şiddetin ve acının boyutları büyüdü. "Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez !" diyerek meydanlara dökülen insanlar şehit olan gencecik askerlerimizin acısıyla haykırdı. Ancak geçmişte de kimi örnekleri görülen toplumsal duyarlılığın önce duygusal bir patlamaya sonra da asıl özünden uzaklaşıp, akıl ve tutarlıktan yoksun kitlesel öfke nöbetleri haline dönüşmesi ve sonunda da etkisini usul usul yitirerek sönümlenmesi uzak bir olasılık değil gibi geliyor bana. 21.Ekim.2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde Ali Sirmen'in yazısı toplumsal tepkilerimizin özündeki çelişkilere dikkat çeken, düşündürücü satırlarla bezenmiş:

Son yıllarda, sorunlar ile bayrakların boylarının büyümesi at başı gidiyor.
Bir süredir "İstiklal Marşı" daha fazla çalınır, reklamlarda bile yer alır oldu.
Daha çok "İstiklal Marşı" söylüyor, daha büyük bayraklar çekiyoruz; bu arada borsamızın yüzde 70'inden fazlası, bankacılık sektörünün yüzde 42'si sigorta şirketlerinin yarıdan çoğu yabancı denetiminde.
Milliyetçi duygularımızın artışıyla, ekonomimizde milli sanayimizin payı birbirleriyle ters orantılı gelişiyor.
Ülkemize bir konser için gelen Amerikalı aktör ve yönetmen Kevin Costner toplumsal kişiliğimizin belki benim pek de sınırlarını belirleyip tanımlayamadığım çelişkili, garip yanlarını görmemizi sağladı. 29 Ekim resepsiyonunda ülkemizin önde gelen siyasetçileriyle bir eli cepte konuşan aktörün çevresindekilerin de bunu görmezden gelen ve kendisiyle söyleşmek gayretiyle gülünesi bir zayıflığa dönüşen hallerini izlemek beni utandırdı. Ancak dün (4.Kasım. 2007 Pazar-Cumhuriyet Gazetesi) Deniz Kavukçuğlu'nun "Akıl Almaz Şeyler" başlıklı yazısını okurken Anıtkabir'deki törenlere de katılan aktörün çevresinde yaşananların, benim televizyonda gördüklerimle aynı boyutta bir utancın kaynağı olarak kendini gün yüzüne çıkardığını öğrenmiş oldum:

Nasıl oluyordu da daha üç-beş saniye önce "Şehitler ölmez, vatan bölünmez!" diye bağıranlar birden şehitleri bir yana bırakıp Amerikalı aktöre dönüveriyor, yüzlerindeki o kararlı anlatımlar bir anda yerini heyecanlı bir sırıtkanlığa bırakıveriyordu? Cep telefonu ile artist görüntüsü almak birden çok daha büyük bir önem kazanıyor; insanlar, cep telefonlarını kullanabilmek için bayraklarını ellerine tutuşturuverecekleri birilerini arıyorlardı.


Oysa bütün bu yaşananların dizginlenemez biçimde ve haklı olarak gün yüzüne çıkardığı toplumsal tepkinin kaynağındaki kitlelerin , ulusal onurumuzu inciten, gururumuzu kıran kimi olayların kökeninde yönetim zayıflığının ve iktidar boşluğunun yattığını görmesi gerekmekte. Ekonomik gidişteki yapay ve kısa vadeli iyileşmelerin dışa bağımlı ve edilgin dış politika anlayışıyla kazanıldığını; bu düzmece mutluluk ortamının arka yüzündeyse 'Ilımlı İslam Devleti' adı altında ekilmeye çalışan kötülük tohumlarının Atatürk'ün kazandırdığı Cumhuriyet değerlerini kesip budayan, ulusal kimliğimizi yaralayan, çağdaş ve aydın kurumsal yapılarımıza dil uzatarak halkın gözünde küçük düşürmeye çalışan bir zihniyetle birleşip ülkemizin geleceğini karartma yolunda ilerlediğinin ayrımına varmamız gerekiyor çok geç kalmadan.

Bekir Coşkun'un Hürriyet'te (06.11.2007) çıkan yazısı da bu uyarıların başka bir tonda yapılmış olanı, en baştaki bölümünü alıntıladığım Kırık Gururlar isimli bu yazıyı dikkatle okumak gerek aslında:

Her şey yerli yerinde duruyor; borsa çökmedi, dolar-euro aynı, yabancı sıcak para kaçmadı.
Ekonomi tıkırında.
İşler yolunda.
Kasalar ve cüzdanlardan eksilen bir şey yok.
Sadece bir şey eksildi yüreklerimizden:
Gurur...

1 yorum:

hayat türküsü dedi ki...

nedense yazıların bir kısmı kesik çıkıyor okumakta zorlanıyorum benim pc de metin boyutu değiştirdim fayda etmedi ...siz farkettiniz mi? bir de iz bırakmasanız da bloğuma uğradığınızın farkındayım:))
sağlıkla kalın

Blog Arşivi