24 Ağustos 2016 Çarşamba

130. Mektup





sevdiğin mevsimin yollarında
sevdiğin bir şarkıda
ya da
çok sevdiğin bir köşesindeyim
bu yaralı kentin

okan copkıran

Can Yoldaşım,
Sana daha önce de yazdım insanlık hallerini. Ama zaman ve koşullar bu konuda öylesine deneyim kazandırdı ki bana!İster istemez hem seni hem de kendimi düşündüm. Çok kolay yalanların söylendiği, insanların bir kaç kuruşa satıldığı dünyada, değerinin paha biçilmezliğini gördüm. Senin biçimlendirdiğin çocuk kalbimle insanlığın arastasında gezindim, ölesiye pazarlıklar içinde değerini bilemediğim duyguların satıldığını, dostlukların harcandığını, sözlerin unutulduğunu, vicdanın çıkarların kara borsasında el değiştirip yok fiyatına pazarlandığını gördüm. Ne kalleş bir savaştı bu? Zor sınavların, acı deneyimlerin içinden geçiyorum; alçakgönüllü mutluluklarımız, o rafine umutlarımız aşınmasın, tek kaygım bu!

Her şeye benzetiyoruz yaşamı; kavgaya, şiire, oyuna, savaşa.. Aslında bu sürecin içinde kendimize seçtiğimiz konum belirliyor hayat algısını. Onlarca insanın kaygısına ortak olurken, kendimi unuttuğumu gördüm şaşarak, ama beni en çok üzen de 1 Ağustosun bu hay huy içinde boynu bükük kalışıydı. İlk kez bu yıl yanına gelemedik, toprağına yüzümüzü süremedik, sana sevgimizi diyemedik, özlem dolu seslenişimizi sana yansıtamadık. “Dünyanın derdi bitmez” denir ya hani, kendimizi dünya haline kaptırıp seni yalnızlığına terk ettik. Hep rüyalarıma giren o sahne gibi, (bir anlığına gelip bizi sevindiriyordun, sonra tedavim var deyip hastaneye gidiyordun. Senle bütün bağlarımız kopuyor, bilinmezlikler aleminde yitip gidiyordun. Hep bir suçluluk duygusuyla uyanıyordum, seni yalnız bıraktığım, ardından gitmediğim için) bu yıl seni yalnız bırakmanın, yanına gelememenin ezikliğiyle geçiyor ağustos.

Bizi affet, seni hiç unutmadık ama genelde yaptığımız gibi zorluklar karşısında dirençle savaşan o mahsun ve masum ıssızlığınla başbaşa bıraktık seni. Kırılsan da, üzülsen de sevmekten hiç vazgeçmezdin, yüreğinin aydınlığıyla yolunu bulur, hiç darılmadan kucaklardın bizi. Yine darılma, özveriyi sende gördük, sevmeyi seninle öğrendik, yok ki senden başka kimsemiz ana kucağı gibi kutsal, baba ocağı gibi bağışlayıcı olan. Bu dünyada hiç görmediğin huzurla dinlen çam ağacının başucunda, kuşlar konsun omzuna, serin eylül esintileri dalgalandırsın ipek saçlarını, biz sana gelen yolların ortasında sana uzanıyoruz; bir sabah ansızın o ıslak gözlerinden öpmek için.





30 Temmuz 2016 Cumartesi

129.Mektup


Can Yoldaşım,

Yenilmek nedir, ne zaman inanır ya da kabullenir insan yenildiğine? Başarısızlık mıdır yenilginin yürekteki izdüşümü, yoksa bir kısırdöngü içinde gözleri bağlı dönüp durmak mıdır? Hep duvarlara tosladıkça, zamana yaydıkça mutluluk beklentisini, düşlerin ölmeye başlaması mıdır yenilmek?

Sana verdiğim sözler bulanık sularda yitip gittikçe, umudum azaldıkça yeniliyorum Can Yoldaşım. Kusuru kendimde bulur oldum, içine sevgi ve emek koymadığım hiç bir düş gerçeğe dönmüyor ve dönmeyecek galiba. Dikenler kanatmalıydı ellerimi, avuçlarım kabarmalıydı çapa sallamaktan, omuzlarım yara içinde kalmalıydı, sırtım kamburlaşmalıydı ilaçlama yaparken, kör karanlıklara değin dolanıp durmalıydım asmaların arasında, tek tek gülümseyerek okşamalıydım dalları; en iyisi için hırslanırken, varımı yoğumu harcarken alçakgönüllü anılarımızın önünde saygıdan eğilmeliydim. Bugün ağlıyorum hırsımdan, çaresizliğimden, adını ağzıma alamıyorum, seni özlemek bile acı veriyor artık. İşte düşlerimiz, işte umut ettiklerimiz diye sevinçle haykıramadan zamana bıraktığımız o güzel dünya imgesi hep yaralanıyor, bir tümör gibi her yanımı ele geçiriyor sözlerimi tutamanın üzüntüsü.

Bu gece rüyalarıma girme, sana sarılamam, yüzüne bile bakamam. Gücüm kalmadı artık, sana hiç yalan söylemedim. Oyuncağı kırlmış bir çocuk gibi dünyayı görmüyor gözüm. 

 

20 Haziran 2016 Pazartesi

128.Mektup





Can Yoldaşım,

Gözümü çok uzak yıllara doğru daldırdığım bir haziran sıcağı var bugün.

Saat altıdan sonra canlanırdı hayat, çevredeki her şey kıpırdanmaya başlardı. Teyzemin tarlasındaki dere kıyısına denk düşen kavaklar, söğütler, kiraz, kayısı ve nar ağaçları, asma dalları esintiyle hareketlenirdi. Akşam serinliğine karşıya çıkmış gibi kuşlar dile gelir, bütün renkler üzerlerine yapışan ateş renginin alevli kırmızısından sıyrılıp kendi doğallığını giyinirdi. Babam balıktan dönmüş olurdu o saatler. Hepimiz saklanacak yer ararken en sıcak zamanlarda, o oltasını alır yaşlı çam ağacının altında sabırla beklerdi. Domates gibi kızaran yüzüyle dönerdi sonra, yüzünde hep o yorgun gülümseme. Kuyu suyunun soğukluğuyla ellerini yüzünü yıkar, pijamalarını giyer, bir kez daha kuyunun başına geçerdi. Abdestini alıp domates biber karıklarının arasında çömelerek sulardı daha kızarmamış domates köklerini, boy atmaya yeni durmuş biberleri. Yanı başında duran radyodaki, türküler tütün kokardı, o anlarda hiç anlamazdım, o tınılar el sallıyormuş aslında ömrümün hep özleyerek anımsayacağım günlerine.

Sen çok önceden hareketlenir, yaz sıcağına elense çekerdin, süzgülü tenekedeki soğuk suyla verandanın taş döşemesini sular, bizi serinletmeye çalışırdın. Odun ateşinde kararmış çaydanlığı alır üşenmeden yolun sıcaklığına atardın kendini, koca çınarın altındaki çeşmeden doldurduğun su, güzel gelecek umudunun serinliğini getirirdi bize hep. Hep sen yakardın ocağı; o çayın odun kokan demi mutlu yıllarımıza attığın bir çentik, sevgimize bağladığın bir kurdeleymiş, onu da şimdi anladım.


Kapımızda bekliyor buruk bir bayram telaşı. Senden izler bulduğumuz çocukların sevinciyle karşılayacağız onu. Biraz da sen diye sarılacağız, fesleğen kokulu saçlarını okşayacağız, hep yenilenen zamanın önünde savrulup giderken geçmiş senden kalanlarla yaşayacak, gelecek senden kalanlarla biçimlenecek. Hayat kaldığı yerden devam edecek, bir köşesinde senin hiç unutamadığımız suretinle.





23 Mayıs 2016 Pazartesi

127.Mektup




Can Yoldaşım,

Yine ansızın geldin. Yüzünde iliklerimize değin işleyen o anlamlı gülüşün, pamuk saçların, özenli giyimin ve bütün güzelliğinle duruyordun karşımızda. Seni hep hatırladığımız, bildiğimiz gibi; sonsuz bir hayatı, umudu ve iyilikleri peşine takmış bize bakıyordun. Senden sonra yoksullaşan evimiz şenleniyordu, unutuyorduk geçmişi, yokluğunun derin acısını. Ama birden yine ayrılık haberini veriyordun, hastaydın, tedavi olmalıydın, “yine geleceğim” diyordun. Çıkıp gidiyordun, ben hep aynı duyguyla baş başa kalıyordum. İçimde hep seni yapayalnız bilinmezliklere terk etmenin hüznünü, çaresizliğini yaşıyordum. Nereye gittiğin belli değildi, yanında bir telefon bile yoktu. Bu kez gidişine seyirci kalmayacaktım, kararlıydım. Gözyaşlarımı tutamıyordum, her yeri arayacak, seni tek başına bırakmayacaktım. Senden haber almak için günler boyu beklemeyi göze alamazdım.

Uyandım sonra. Hep gördüğüm ve gerçekliğine bütün benliğimle kendimi kaptırdığım bir rüyaydı bu, sadece gözümdeki yaşlar gerçekti. Asıl yalnız olan, kaderiyle baş başa kalan bendim. Beni neden aramıyordun?

30 Nisan 2016 Cumartesi

126.Mektup



bütün engelleri yıkarak bir şarkıyla akar ırmak. ama dağ kalır, anımsar, sevgisi koşar sularının ardından.

Tagore 

Can Yoldaşım,


Hemen girişte merdiven altındaki kitaplığın alt rafında duruyor çerçeveli resmin. Öğretmenliğinin ilk yıllarından kalma o siyah beyaz çizgilerde masumiyetin, hafif yana eğik  başın, ıslak gibi duran siyah kirpiklerin, dalgalı saçların ve hüzünlü gözlerin gelip geçerken bizi izliyor sanki. Merdivenden inerken de çıkarken de sana seslenmeden geçmeyen annemin “oğlum, Mustafam! ” diye yankılanan acısı dokuz yıldır hiç azalmadı. Yıllar süren bekleyişi, ansızın çıkıp gelmeni dileyen umudu hiç tükenmedi. Dizinin dibine oturup sorduğun sorularla yönlendirdiğin hafızasının o çok derinlerindeki isimleri, yüzleri ve olayları içtenliğinin sularında ağır ağır kulaç atarken onun sol yanında büyüttüğü, canının bir parçası, oğlu değil; en yakın arkadaşı, dert ortağıydın. Hepimizin içinde gizli tuttuğu, kendimize özel bir can yoldaşı değil miydin? Bir parçamızı bulduk hepimiz sende. 


Ağır geçen hastalık nöbetlerinde senin ellerini tutarak sakinleşen, huzur bulan babam; son nefesinde de ellerini aradı, sıkıca tutup sevgine, özverine sığındı, duyduğu minneti sana son kez anımsatmak istercesine göçüp gitti aramızdan. Bir telaşla geçiyor günler, senden izler aradığımız buruk sevinçlerin yollarına düşmeye az kaldı. Gözlerimizde biriken yaşlar ondan, seni bu denli yoğun anışımız, çağırmamız ondan. Kıvrak adımlarla bizi bulursun diye haziran güllerinin arasında, umut edişimiz ondan. Sevinçli gözlerle dalıp gidersin belki, belki ıhlamur kokulu bir gülüşün yayılır yokluğunda hüzün yeşiline boyanmış yapraklara, çocukluğumuzun pamuk şekerleri gibi gökte gezinen bulutlara..


Bir şeyler değişti artık gözümde, bir şeyler önemini yitirdi. Sen de, babam da sadece arkada bıraktığınız bizler için kaygılandınız. Bu duygunun ağırlığını anladım artık, onu bu denli ağır kılanın da sevgi olduğunu bildim. 




bırak da yükseleyim o gökte, ıssız sonsuzluğunda
bırak da bulutlarını yarıp kanat açayım güneşinde

Tagore 

31 Mart 2016 Perşembe

125.Mektup




hiçbir yerin yerlisi değilim
tanrılar gezdiriyorum kafamda yüreğimde
yaratan benim hiç solmaz güzelliğini
ilkyazı getiren alçakgönüllü çiçeklerin
Özcan Yalım 


Can Yoldaşım, 

Her kış başında korkularım öne çıkardı. Ölümcül bir hastalığın pençesinde umarsızca bekliyormuşcasına umutsuzluğun dolaylarında gezinir, öteberi çuvalını omuzuna alıp sokaklarda gezen ihtiyar eskicinin yorgun ömrünü  sahiplenerek yüklendiğim acıların altında ezilirdim..yağmur ve kar, fırtına, kuru soğuklar derken gerinerek uyanan mutlu bir çocuk saflığıyla bahar kokusu başımı döndürür yeniden cıvıldaşmaya başlardı içimde kımıldayan iyilik kuşları hayatın. Ne seninleyken, ne de senden sonra bitti bu sonsuz telaş. Zaten hiç durmamalıydı, düştüğü yerden kaldırmalıydı anılarımızı, geçmişten bugüne gelen umutlarımızı.

Yeşiller giymiş bir gelindi bağ. Toprak ısınıyor, dere çağlıyor, dallar canlanıyordu."Hadi koş!" diyen bir coşku vardı hayatın bizi çağıran sesinde. Elimizdekini avucumuzdakini silkip zamanın ruhuyla bütünleştik, dün gibi gözümüzün önünden  geçen bütün mutlulukları giyip yarınlara uzanıyoruz; bu kökler daha derinlere inecek, hiç bir avare gönül, vurdumduymaz yürek onları söküp atamayacak. Sol yanımızda gülümseyen yüzün bizimle yürüyecek, o eski ve sonu hiç gelmeyen masallar gibi hem düşsel, hem mucizevi; hem gerçek, hem de inanılmaz sevgimizin yolunda.


ne güzel şey hatırlamak seni
yazmak sana dair
Nazım Hikmet

22 Şubat 2016 Pazartesi

124.Mektup


orada, kedilerin dallarda uyuduğu bahçede
ışık da sendin gölge de
bendim kirpiklerine tutunan uzaklık
 
Şükrü Erbaş
 
Can Yoldaşım,
 
 
Biz farkında bile değildik sanki, kan ve gözyaşıyla yoğrulan günlerimizi kanıksamışız artık. Aslında iç burkan bir durum insan yanlarımızın usu usul yitip gittiğinin ayrımında olmak.  Akışını engelleyemediğimiz olayların damgasını vurduğu bir tarihi kesitin sınırları içinde kaçış yollarını arıyorum çoğunlukla; sessizliğe, yürek sızılarının son bulduğu sakinliğe doğru. Bir resimde, bir dizede, bir anıda geçmişe dönmeyi, bütün bu çalkantılardan uzaklaşmayı özler oldum son günlerde. Galiba bu kaçışın adresi bağ olacak. İki yıldır yitirdiğim zamana ve boşa kürek çekip yanılarak yok yere harcadığım umutlarıma yanıyorum. Gerek maddi sıkıntılar ve gerekse başında durup istediğim gibi yönlendiremediğim için yenilenmesini bir türlü sonlandıramadığım ev ve bağ kısmen de olsa bu yıl canlanacak gibi. 

Kötü insanlar tanıdım, varımı yoğumu paylaştığım halde bana köstek olan. İyi insanlar tanıdım beni yeniden ayaklandırıp umudumu hep taze tutmamı sağlayan. Ama soracak olursan hep bir düş kırıklığından ibaret hayat. Senden sonrası aramadım hiç bizimkine benzer bir yaşam ortaklığını, bana bıraktıklarının o değerli anılarını korumaya çalıştım, içimdeki o sonsuz matemi anlamayacağını bildiğim kimseyle paylaşmadım; hissedersen incinirdin, o gözlerin ıslanırdı belli belirsiz uzaklara dalardın kendini feda ettiğin iyiliklere, güzel düşlere olan saygısızlıkları. Bir tek bu sözümü tutabildim sana karşı. Omuzumuza konan ürkek bir kuş inceliğindeydi sevgi, onu kaçırmamak için gözümüz gibi baktık hep. Senden sonrası da hep aynı yürek sızısıyla sürdü.

Bu bahardan umutluyum. Eski günlere dönecek gibiyiz seninle. Yeşiller içinde, gül kokularının, dalları sallayan yaz esintilerinin, gece başımızı kaldırıp baktığımız yıldızların sonsuzluğu altında ürperen kimsesizliğimizin geri döneceği günlerin yamacındayız. Gül yüzün ay ışığıyla yansıyacak bir gece yaşlı çınarın gölgesine, hayat yeniden farkımıza varacak.

son yağmurlar da dindi dinecek
yazın habercisi kırlangıç
saçakta
senin o atlıkarınca gülümseyişinle

Cevat Çapan


babam gelirdi ve akşam olurdu

bahçedeki akasya ağacı
gün boyu biriktirdiği kuşları
birer hayal topu olarak uzatırdı yatağımıza
 
Şükrü Erbaş
 
 



23 Ocak 2016 Cumartesi

123.Mektup




hangi sevgi sözünü söylesem yalnızlık
hangi zamana sitem etsem hayat
Şükrü Erbaş


Can Yoldaşım,


Kar başladı. Bitimi olmayan bir yaz sonu lezzetinde geçen günlerimiz oldu bu kış, sonra kendini inkar edip zehir zemberek soğuklara teslim oldular. Bu havalar uyku havası derdin; belki dışardaki soğuğun, kış kıyametin iliklerine değin üşüttüğü ruhun kendi içine çekilmeyi özlüyordu, uyku tek kalkanındı düşünüp bir türlü çözüme ulaştıramadığın sorunların karşısında seni savunan.

Kendimi yalnız hissediyorum, senden sonra gelişen akut bir ruh hali miydi bu, yoksa zaten var olan ve yokluğunla su yüzüne çıkan bir komplikasyon muydu? Önümde boylu boyunca uzanan ömrümün bu kış haline nasıl katlanırımın çaresizliğindeyim.Hep denir hayat devam ediyor diye, aslında devam eden her gün gittiğin işin, hep gördüğün insanlar, yediğin yemek, aldığın nefes, sevdiğin çocukların, akıp giden zaman. Oysa biten bir şey var adını hiç koyamadığım, anlamlandıramadığım ve hep rahatsız eden, batıp duran. Düşlerim bitiyor, beklentilerimin hacmi daralıyor, sevinçlerim soluyor, gülüşlerim donuyor. İsmim ve cismimle duruyorum, sürükleniyorum hayatın önünde. Ama ruhum duyularını yitiriyor takvimin gösterdiği yılın, ayın ve günün olduğu yerde. Ne yapsam yüzünü döndürmüyor gelecek günlere, geçmişin sevgilerinde, umutlarında ve düşlerinde bekliyor. O hep aynı düşüncenin esiri: Sen olsaydın farklı olurdu her şey.

Sen bir tek benim arkamdan ağladın. Her acımasız gerçeği bütün doğallığınla kabullenip alt ederken yokluğuma yenik düşmüştün. Durumumu anlıyor musun? Yıllardır ortak düşlerimizin peşinden koştum, yorulmadım, usanmadım. Ellerim değdi kimine, kimini yakaladım bir ucundan. Sanırım beni ayakta tutan onları gerçek kılma savaşıydı, onları elde etmek mutlu kılmayacak beni, düşündükçe anlıyorum. O düşlerin erişilmezliği vardı, gerçeğe döndürmek derin bir boşluk duygusuydu, paylaşılamadıkça, değerini bilecek olanı bulamadıkça elde kalan yokluğundu.


sen ey doğa
büyük yazgısı insanın
senden öğrendik zamanın acısını
avuçlarında çocuk kalbimiz
sen hayat bağışladın bize
seni öleceğiz hepimiz
Şükrü Erbaş 




20 Aralık 2015 Pazar

122. Mektup



          
Patikamsın benim
Önümde incecik uzanan
Seninle kurtuluyorum içimin
Ormanından

(İsmail Uyaroğlu)


Can Yoldaşım


özlemek güzeldir” dedi Toprak, daha beş yaşındaki yüreğinin bütün duruluğuyla ve bütün çocukların sesindeki o saflıkla. “neden Toprak?” diye sordum, “neden güzeldir özlemek?”... “Çünkü..” dedi, “yeniden bir araya geldiğimizde sarılırız, daha çok severiz..”

Kimbilir belki de yıllardır beni esir alan özlemenin en kısa ve en duyarlı açıklamasıydı bu sözler. Daha en başından beri, yeniden bir araya geldiğimizde daha sıkı sarılmak için, daha çok sevmek için özlüyordum seni. İçimdeki bağlılığı bunun için büyütüyordum. Resmin hep başucumdaydı, sözlerin kulağımda, anıların belleğimde, beni büyüten, hayata hazırlayan, biçimlendiren can yoldaşlığın yüreğimdeydi; bu özlemenin sonundaki o sıkı sarılmayı, daha çok sevmeyi bekliyordu..

Ben gezgindim senden sonrası. Deliliğin sınırlarında dolaştım, acının uçurumlarında en derinlere doğru düştüm, bitimsiz yolların gizeminde yuvarlandım. Kendini çok şey sanan hiçleri tanıdım, aldatmanın kölesi olmuş kör yürekleri, ne pahasına olursa olsun kazanmak üzere yola çıkanları ve hep kaybedenleri gördüm. Yüzündeki o acı gülümseme kaldı bana; nice yalanın, iki yüzlülüğün, acımasızlığın kol gezdiği insanlık pazarında aklıma ve yüreğime siper olan.En zayıf noktam sendin, yokluğundu; bunu keşfedip da yaklaşanların sahte duygularıyla kaç kez başa döndüm, kaç kez yeniden başladım.Elleri boşluğu kucaklayan bir kör ebeydim önceleri, sonra hissetmeyi ve farkına varmayı öğrendim şaşırarak; sahte duyguların pazarında ne senin ne de benim dönüp de bakmayacağımız o küçücük kazanımlar adına kurulan tezgahların sırrını. Ben gözümü kırpmadan, elimin tersiyle ittikçe onlar birer körebe oldu, beni yakaladıklarını sandıklarında yitiriyorlardı saygınlıklarını, kişiliklerini, güvenimi, sevgimi...

Sana umut dolu sözler veremiyorum bu kez. Ama gözün arkada kalmasın, için sızlamasın hiç; bana bıraktığın sevgi dolu dünyamıza değer bilmeyenler adımını atamayacak,anıların çiğnenmeyecek, kırılıp dökülmeyecek hoyrat ellerde. Bir garip meydan savaşı bu, belki kazanacağım, sabaha karşı dalıp kendimi kollarına bıraktığım bir derin uyku rüyasında gelip sarılacaksın belki bana mutlulukla. Sana verdiğim sözler, ardından sahiplendiğim umut dolu düşler anlam kazanacak o zaman.

Özlemek bu nedenle güzel can yoldaşım. Çünkü daha sıkı sarılacağız ve daha çok seveceğiz.





31 Ekim 2015 Cumartesi

121.Mektup

olmayan bir şey olandan daha çok sarsıyor beni: tek o kalıyor ortada, o olmayan şey!

shakespeare - macbeth


Can Yoldaşım,


Ekim ayları bağda geçiyordu. Kimseler kalmıyordu senden başka ovaların ıssızlığında. Sana döndüğüm cuma akşamları sabaha kadar konuşuyorduk hayatı ve insanları. Umutlarımızla aydınlatıyorduk kışa komşu duran o soğuk gecelerin karanlığını.

Şimdi yaprakların kızıla döndüğü, sert rüzgarların bağ damının o sıvaları kabarmış, duvarı yarılmış tek göz odasına seni bir mahkum gibi tıktığı ekim ayına özgü yalnızlığın kollarındayım. Umut duymamı, mutlu olmamı, baharı özlemle beklememi gerektirecek hiç bir neden bulamıyorum artık. mevsimleri bile yaşanır kılan onları paylaştığımız, güzelliklerini ya da gizemini aynı pencereden izlediğimiz sevdiklerimizmiş meğer. Onları yitirdiğinde, kendinle kaldığında eksilenin, yarım kalanın ne olduğunu düşünüyorsun bir süre.  Sonra anlıyorsun her şeyin bittiğini, hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını. 

Şeytan uçurtmasına benzeyen anıların kuyruğunda seni düşünmek ve özlemek, galiba acılı yüreklerimize kalan sadece bu.

1 Ekim 2015 Perşembe

120.Mektup

Sevgi Nedir?

"Düşüncelerin bulduğu, düşüncelerin biçimlendirdiği bir durumdur. Düşünüldüğü oranda büyür, derinleşir, büyütülür, derinleştirilir. O denli dayanılmaz boyutlara ulaşır, ulaştırılır.Gerçekleştirilemez. Soyutlaşır. Ve hiçbir zaman bitmez.Yaşam gibi. Ölüm gibi."

Tezer Özlü
Yaşamın Ucuna Yolculuk


31 Ağustos 2015 Pazartesi

119. Mektup






Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor 


Can Yoldaşım,

Gözlerim doluyor her defasında "Gidersen Yıkılır Bu Kent'in dizelerini okuduğumda. Neresine dalsa gözlerim, başı ve sonu farketmiyor hiç, okuduğum her dize seni ve yokluğunu ve benim çaresizliğimi anlatıyor sanki.


Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar 

Adlandıramıyorum, tanımlayamıyorum, hiç bir arkadaşlığa, dostluğa, sevgiye anlamlandıramıyorum yaşadıklarımızı. 


Gidersen kar yağar avuçlarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar 

Son kez suladığında beyaz sardunyaları, nerden bilirdim sessiz bir vedalaşmanın eşiğinde olduğunu, nerden bilirdim bana ve hayata son kez baktığını, nerden bilirdim kendini yapayalnız bir yolculuğa hazırladığını?



Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca 

Kime yazılır şiirler,  yollar nereye kavuşturur insanı; acının ikliminde, umudun esintisinde sürüklenirken hayat nerede ve ne zaman buluşur ayrılığın pençesindeki sevginin özneleri?


Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Yağmur sonralarını, güz yapraklarını, yeni alınmış bir kitabın kokusunu, baharda yeşillenen dalları, çocukların gülüşünü, suların serinliğini, sonsuz iyimserliği ve saflığı sevmekti seni sevmenin diğer adı.


 Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler 

Düş gibi geçiyor zaman, gerçeküstü acıların, ölümlerin, yalnızlıkların ortasında dimdik duruyor anıların, sözlerin ve en çok da susmaların. 


                                                 Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
                                                       Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor 


Sana yazıyorum, seni her gece yeniden seviyorum ve seni düşünüyorum var mıydın, yok muydun? Soluğun çok uzaklarda, oysa özlemin hep yanımda. Ölen ben miydim, hala yaşayan sen misin?


                                                Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
                                               Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında



Blog Arşivi