30 Kasım 2016 Çarşamba

133.Mektup



Ağır abi triplerinde bir kış
Kasvetli yorganı çektik üzerimize
Delişmen  çocuklar gibi 
içimizde kıkırdıyor oysa ilkyaz 

(Okan Copkıran)

Can Yoldaşım,

Soğuk kasım günlerinde okuldan çıkıp eve dönmenin mutluluğunu nasıl yaşadığını gördüm ben sende. Gün boyu ne yaşarsan yaşa, evin sıcaklığına adımını attığında unuturdun her şeyi. Yeri her geldiğinde tekrarlamaktan usanmaz, hepimize can verirdin: "Birlikte sağlık içinde olduğumuz bugünlerin değerini bilelim; sevgimizi, umudumuzu diri tutalım, daha sonra çok arayacağız bu mutluluğu.." Biliyordun ayrılığın, ölümün ve özlemin eninde sonunda kapımızı çalacağını, gözlerini kapayıp sevdiğin bir şarkıyı dinlermişcesine kendini kollarına bırakmıştın deli dolu geçen zamanın. Yaşamanın, her şeye karşın yaşamanın coşkulu dolu o ıslık sesiydi, kimsesiz yüreğinden kanatlanıp bizi çağıran.

Dostluğun, içtenliğin, kardeşliğin, aşkın kırılıp dökülen bir eşya muamelesi gördüğü bir çağ bu oysa. Çabuk unutuyoruz, tozlanmaya mahkum ediyoruz insana ait en duyarlı köşelerden kopup gelen duyguları. İşte bu nedenledir senden sonra bizi saran yalnızlığa yenilişimiz, Çünkü biz gördük; sevdiğin bir kitabın sayfalarına nasıl hayranlıkla dokunduğunu, bir gülü koklar gibi sayfaların arasında sarhoş olduğunu, soluğun daralıp ayakta durmakta zorlanırken bile son kez sardunyaları sulayıp vedalaştığını, büyülenmiş gözlerle başını kaldırıp bulutlara elveda dediğini... Sana haksızlık eden hayata ve zamana karşı, sevmekten hiç vazgeçmeyerek isyan ettin.

Ah o yüzündeki gülümseme, bu dünyadan alıp başını giderken!Ne korku, ne de acı, sadece bir kırık gülümseme.


30 Ekim 2016 Pazar

132. Mektup



Ölü çıkmış eve döndü yüreğim!

Hüseyin Haydar

Can Yoldaşım,

Son birkaç yılın ardından yeniden üzümlerimize kavuştuk. Beklediğim, umduğum gibi olmadı aslında, o denli çabaya, masrafa karşın yılların bakımsızlığına yenik düştük yine. Mayıs ve temmuz ayları rasındaki bahar havası bozdu sonra, bu yıl çok güzel olacak derken salkımlar kendini besleyemedi, aralamayı iyi yapmadığımızdan taneler gelişmedi. Karışık bir görüntü çıktı ortaya, kimi asmalar gösterişli üzüm salkımlarıyla göz alırken kimileri seyrek ve cılız tane görüntüsüyle içimizi kararttı. 

Yine de yitirmedik yaşama sevincimizi ve umudumuzu. Pekmez yapma kararımızı uyguladık ve geçen hafta yaklaşık 500 kg pekmezi kaynatıp köşemize çekildik. On gün sürdü zahmetli işimiz, eski günlere dönüyormuş duygusunun coşkusuyla nasıl oldu bitti anlamadık ama, döndüğümüzde yorgunluk fazlasıyla çıktı.

Son iki üç gün akşam ayazına kaldık; kazanların altında yanan ateşin alevleri yüzümüzü yalarken, üşüyen kollarımız, titreyen içimiz, uzaklara dalıp giden  gözlerimiz çekingen bir mutlulukla kucaklaştı; yaşamak ve hissetmenin dolaylarında gezen yorgun bir atın terkisinde kanat çırptı ruhlarımız.

Neydi kazandığınız diyeceksin belki. Mücadele etme gücünü kazandık yeniden, her geçen gün sessizleşip ıssızlaşan köyün hüzünlü bağında senin izini sürerken gördük ki, biz saf düşlerimizin ardında koştukça ölümsüz ruhunun aydınlığıyla bulacağız yaşama sevincini. 

 

30 Eylül 2016 Cuma

131.Mektup

Can Yoldaşım,


Senden sonra büyüsünü yitiren her güzelliğin ardından hüzünle bakıyor gibiyiz. Ne denli canlandırmaya uğraşsak da masumiyetinin hayat verdiği, yüreğindeki iyilik tohumlarını saçarak yeşerttiğin geçmiş günlerde kalan mutluluk bize geri dönmüyor. kocaman bir küskünlük bırakmış gibisin elinin değdiği her şeye. Ağaç o eski ağaç değil, toprak hırçın, asmalar boynu bükük, üzüm salkımları yemeden içmeden kesilmiş bir çocuk kırılganlığında. Zaman hep o eylül hüznünde, solgun renkler, sürekli bir üşüme duygusu, baktıkça içimizi titreten bir yalnızlığın soğukluğu, her yanımızda bir yürek çarpıntısı.Galiba umudumu yitiriyorum yavaş yavaş, senin olmadığın hiç bir yerde dinlenmiyor yorgun ömrümüz, yokluğunu yenip anılarınla yetinemiyoruz. 

Seni anlatmak, yazmak ve seni düşünmek artık yatıştırmıyor beni. Bende hiç dizginleyemediğin o deli hırs, coşkulu sevme ve varını yoğunu ortaya koyan deli cesaret de yoruldu sanki. Bir bakışından korkardım, gözlerinden okurdum öfkeni de, sevmeni de. Işığım sönmüş, yollarda arıyorum çocuk sevinçlerimi. Bana bir şeyler söylesin artık sen sussan da, yorgun ömründen artakalan yıllar, anılar, eşyalar, kitaplar ve şarkılar. Bu gece hiç umudum yok.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

130. Mektup





sevdiğin mevsimin yollarında
sevdiğin bir şarkıda
ya da
çok sevdiğin bir köşesindeyim
bu yaralı kentin

okan copkıran

Can Yoldaşım,
Sana daha önce de yazdım insanlık hallerini. Ama zaman ve koşullar bu konuda öylesine deneyim kazandırdı ki bana!İster istemez hem seni hem de kendimi düşündüm. Çok kolay yalanların söylendiği, insanların bir kaç kuruşa satıldığı dünyada, değerinin paha biçilmezliğini gördüm. Senin biçimlendirdiğin çocuk kalbimle insanlığın arastasında gezindim, ölesiye pazarlıklar içinde değerini bilemediğim duyguların satıldığını, dostlukların harcandığını, sözlerin unutulduğunu, vicdanın çıkarların kara borsasında el değiştirip yok fiyatına pazarlandığını gördüm. Ne kalleş bir savaştı bu? Zor sınavların, acı deneyimlerin içinden geçiyorum; alçakgönüllü mutluluklarımız, o rafine umutlarımız aşınmasın, tek kaygım bu!

Her şeye benzetiyoruz yaşamı; kavgaya, şiire, oyuna, savaşa.. Aslında bu sürecin içinde kendimize seçtiğimiz konum belirliyor hayat algısını. Onlarca insanın kaygısına ortak olurken, kendimi unuttuğumu gördüm şaşarak, ama beni en çok üzen de 1 Ağustosun bu hay huy içinde boynu bükük kalışıydı. İlk kez bu yıl yanına gelemedik, toprağına yüzümüzü süremedik, sana sevgimizi diyemedik, özlem dolu seslenişimizi sana yansıtamadık. “Dünyanın derdi bitmez” denir ya hani, kendimizi dünya haline kaptırıp seni yalnızlığına terk ettik. Hep rüyalarıma giren o sahne gibi, (bir anlığına gelip bizi sevindiriyordun, sonra tedavim var deyip hastaneye gidiyordun. Senle bütün bağlarımız kopuyor, bilinmezlikler aleminde yitip gidiyordun. Hep bir suçluluk duygusuyla uyanıyordum, seni yalnız bıraktığım, ardından gitmediğim için) bu yıl seni yalnız bırakmanın, yanına gelememenin ezikliğiyle geçiyor ağustos.

Bizi affet, seni hiç unutmadık ama genelde yaptığımız gibi zorluklar karşısında dirençle savaşan o mahsun ve masum ıssızlığınla başbaşa bıraktık seni. Kırılsan da, üzülsen de sevmekten hiç vazgeçmezdin, yüreğinin aydınlığıyla yolunu bulur, hiç darılmadan kucaklardın bizi. Yine darılma, özveriyi sende gördük, sevmeyi seninle öğrendik, yok ki senden başka kimsemiz ana kucağı gibi kutsal, baba ocağı gibi bağışlayıcı olan. Bu dünyada hiç görmediğin huzurla dinlen çam ağacının başucunda, kuşlar konsun omzuna, serin eylül esintileri dalgalandırsın ipek saçlarını, biz sana gelen yolların ortasında sana uzanıyoruz; bir sabah ansızın o ıslak gözlerinden öpmek için.





30 Temmuz 2016 Cumartesi

129.Mektup


Can Yoldaşım,

Yenilmek nedir, ne zaman inanır ya da kabullenir insan yenildiğine? Başarısızlık mıdır yenilginin yürekteki izdüşümü, yoksa bir kısırdöngü içinde gözleri bağlı dönüp durmak mıdır? Hep duvarlara tosladıkça, zamana yaydıkça mutluluk beklentisini, düşlerin ölmeye başlaması mıdır yenilmek?

Sana verdiğim sözler bulanık sularda yitip gittikçe, umudum azaldıkça yeniliyorum Can Yoldaşım. Kusuru kendimde bulur oldum, içine sevgi ve emek koymadığım hiç bir düş gerçeğe dönmüyor ve dönmeyecek galiba. Dikenler kanatmalıydı ellerimi, avuçlarım kabarmalıydı çapa sallamaktan, omuzlarım yara içinde kalmalıydı, sırtım kamburlaşmalıydı ilaçlama yaparken, kör karanlıklara değin dolanıp durmalıydım asmaların arasında, tek tek gülümseyerek okşamalıydım dalları; en iyisi için hırslanırken, varımı yoğumu harcarken alçakgönüllü anılarımızın önünde saygıdan eğilmeliydim. Bugün ağlıyorum hırsımdan, çaresizliğimden, adını ağzıma alamıyorum, seni özlemek bile acı veriyor artık. İşte düşlerimiz, işte umut ettiklerimiz diye sevinçle haykıramadan zamana bıraktığımız o güzel dünya imgesi hep yaralanıyor, bir tümör gibi her yanımı ele geçiriyor sözlerimi tutamanın üzüntüsü.

Bu gece rüyalarıma girme, sana sarılamam, yüzüne bile bakamam. Gücüm kalmadı artık, sana hiç yalan söylemedim. Oyuncağı kırlmış bir çocuk gibi dünyayı görmüyor gözüm. 

 

20 Haziran 2016 Pazartesi

128.Mektup





Can Yoldaşım,

Gözümü çok uzak yıllara doğru daldırdığım bir haziran sıcağı var bugün.

Saat altıdan sonra canlanırdı hayat, çevredeki her şey kıpırdanmaya başlardı. Teyzemin tarlasındaki dere kıyısına denk düşen kavaklar, söğütler, kiraz, kayısı ve nar ağaçları, asma dalları esintiyle hareketlenirdi. Akşam serinliğine karşıya çıkmış gibi kuşlar dile gelir, bütün renkler üzerlerine yapışan ateş renginin alevli kırmızısından sıyrılıp kendi doğallığını giyinirdi. Babam balıktan dönmüş olurdu o saatler. Hepimiz saklanacak yer ararken en sıcak zamanlarda, o oltasını alır yaşlı çam ağacının altında sabırla beklerdi. Domates gibi kızaran yüzüyle dönerdi sonra, yüzünde hep o yorgun gülümseme. Kuyu suyunun soğukluğuyla ellerini yüzünü yıkar, pijamalarını giyer, bir kez daha kuyunun başına geçerdi. Abdestini alıp domates biber karıklarının arasında çömelerek sulardı daha kızarmamış domates köklerini, boy atmaya yeni durmuş biberleri. Yanı başında duran radyodaki, türküler tütün kokardı, o anlarda hiç anlamazdım, o tınılar el sallıyormuş aslında ömrümün hep özleyerek anımsayacağım günlerine.

Sen çok önceden hareketlenir, yaz sıcağına elense çekerdin, süzgülü tenekedeki soğuk suyla verandanın taş döşemesini sular, bizi serinletmeye çalışırdın. Odun ateşinde kararmış çaydanlığı alır üşenmeden yolun sıcaklığına atardın kendini, koca çınarın altındaki çeşmeden doldurduğun su, güzel gelecek umudunun serinliğini getirirdi bize hep. Hep sen yakardın ocağı; o çayın odun kokan demi mutlu yıllarımıza attığın bir çentik, sevgimize bağladığın bir kurdeleymiş, onu da şimdi anladım.


Kapımızda bekliyor buruk bir bayram telaşı. Senden izler bulduğumuz çocukların sevinciyle karşılayacağız onu. Biraz da sen diye sarılacağız, fesleğen kokulu saçlarını okşayacağız, hep yenilenen zamanın önünde savrulup giderken geçmiş senden kalanlarla yaşayacak, gelecek senden kalanlarla biçimlenecek. Hayat kaldığı yerden devam edecek, bir köşesinde senin hiç unutamadığımız suretinle.





23 Mayıs 2016 Pazartesi

127.Mektup




Can Yoldaşım,

Yine ansızın geldin. Yüzünde iliklerimize değin işleyen o anlamlı gülüşün, pamuk saçların, özenli giyimin ve bütün güzelliğinle duruyordun karşımızda. Seni hep hatırladığımız, bildiğimiz gibi; sonsuz bir hayatı, umudu ve iyilikleri peşine takmış bize bakıyordun. Senden sonra yoksullaşan evimiz şenleniyordu, unutuyorduk geçmişi, yokluğunun derin acısını. Ama birden yine ayrılık haberini veriyordun, hastaydın, tedavi olmalıydın, “yine geleceğim” diyordun. Çıkıp gidiyordun, ben hep aynı duyguyla baş başa kalıyordum. İçimde hep seni yapayalnız bilinmezliklere terk etmenin hüznünü, çaresizliğini yaşıyordum. Nereye gittiğin belli değildi, yanında bir telefon bile yoktu. Bu kez gidişine seyirci kalmayacaktım, kararlıydım. Gözyaşlarımı tutamıyordum, her yeri arayacak, seni tek başına bırakmayacaktım. Senden haber almak için günler boyu beklemeyi göze alamazdım.

Uyandım sonra. Hep gördüğüm ve gerçekliğine bütün benliğimle kendimi kaptırdığım bir rüyaydı bu, sadece gözümdeki yaşlar gerçekti. Asıl yalnız olan, kaderiyle baş başa kalan bendim. Beni neden aramıyordun?

30 Nisan 2016 Cumartesi

126.Mektup



bütün engelleri yıkarak bir şarkıyla akar ırmak. ama dağ kalır, anımsar, sevgisi koşar sularının ardından.

Tagore 

Can Yoldaşım,


Hemen girişte merdiven altındaki kitaplığın alt rafında duruyor çerçeveli resmin. Öğretmenliğinin ilk yıllarından kalma o siyah beyaz çizgilerde masumiyetin, hafif yana eğik  başın, ıslak gibi duran siyah kirpiklerin, dalgalı saçların ve hüzünlü gözlerin gelip geçerken bizi izliyor sanki. Merdivenden inerken de çıkarken de sana seslenmeden geçmeyen annemin “oğlum, Mustafam! ” diye yankılanan acısı dokuz yıldır hiç azalmadı. Yıllar süren bekleyişi, ansızın çıkıp gelmeni dileyen umudu hiç tükenmedi. Dizinin dibine oturup sorduğun sorularla yönlendirdiğin hafızasının o çok derinlerindeki isimleri, yüzleri ve olayları içtenliğinin sularında ağır ağır kulaç atarken onun sol yanında büyüttüğü, canının bir parçası, oğlu değil; en yakın arkadaşı, dert ortağıydın. Hepimizin içinde gizli tuttuğu, kendimize özel bir can yoldaşı değil miydin? Bir parçamızı bulduk hepimiz sende. 


Ağır geçen hastalık nöbetlerinde senin ellerini tutarak sakinleşen, huzur bulan babam; son nefesinde de ellerini aradı, sıkıca tutup sevgine, özverine sığındı, duyduğu minneti sana son kez anımsatmak istercesine göçüp gitti aramızdan. Bir telaşla geçiyor günler, senden izler aradığımız buruk sevinçlerin yollarına düşmeye az kaldı. Gözlerimizde biriken yaşlar ondan, seni bu denli yoğun anışımız, çağırmamız ondan. Kıvrak adımlarla bizi bulursun diye haziran güllerinin arasında, umut edişimiz ondan. Sevinçli gözlerle dalıp gidersin belki, belki ıhlamur kokulu bir gülüşün yayılır yokluğunda hüzün yeşiline boyanmış yapraklara, çocukluğumuzun pamuk şekerleri gibi gökte gezinen bulutlara..


Bir şeyler değişti artık gözümde, bir şeyler önemini yitirdi. Sen de, babam da sadece arkada bıraktığınız bizler için kaygılandınız. Bu duygunun ağırlığını anladım artık, onu bu denli ağır kılanın da sevgi olduğunu bildim. 




bırak da yükseleyim o gökte, ıssız sonsuzluğunda
bırak da bulutlarını yarıp kanat açayım güneşinde

Tagore 

31 Mart 2016 Perşembe

125.Mektup




hiçbir yerin yerlisi değilim
tanrılar gezdiriyorum kafamda yüreğimde
yaratan benim hiç solmaz güzelliğini
ilkyazı getiren alçakgönüllü çiçeklerin
Özcan Yalım 


Can Yoldaşım, 

Her kış başında korkularım öne çıkardı. Ölümcül bir hastalığın pençesinde umarsızca bekliyormuşcasına umutsuzluğun dolaylarında gezinir, öteberi çuvalını omuzuna alıp sokaklarda gezen ihtiyar eskicinin yorgun ömrünü  sahiplenerek yüklendiğim acıların altında ezilirdim..yağmur ve kar, fırtına, kuru soğuklar derken gerinerek uyanan mutlu bir çocuk saflığıyla bahar kokusu başımı döndürür yeniden cıvıldaşmaya başlardı içimde kımıldayan iyilik kuşları hayatın. Ne seninleyken, ne de senden sonra bitti bu sonsuz telaş. Zaten hiç durmamalıydı, düştüğü yerden kaldırmalıydı anılarımızı, geçmişten bugüne gelen umutlarımızı.

Yeşiller giymiş bir gelindi bağ. Toprak ısınıyor, dere çağlıyor, dallar canlanıyordu."Hadi koş!" diyen bir coşku vardı hayatın bizi çağıran sesinde. Elimizdekini avucumuzdakini silkip zamanın ruhuyla bütünleştik, dün gibi gözümüzün önünden  geçen bütün mutlulukları giyip yarınlara uzanıyoruz; bu kökler daha derinlere inecek, hiç bir avare gönül, vurdumduymaz yürek onları söküp atamayacak. Sol yanımızda gülümseyen yüzün bizimle yürüyecek, o eski ve sonu hiç gelmeyen masallar gibi hem düşsel, hem mucizevi; hem gerçek, hem de inanılmaz sevgimizin yolunda.


ne güzel şey hatırlamak seni
yazmak sana dair
Nazım Hikmet

22 Şubat 2016 Pazartesi

124.Mektup


orada, kedilerin dallarda uyuduğu bahçede
ışık da sendin gölge de
bendim kirpiklerine tutunan uzaklık
 
Şükrü Erbaş
 
Can Yoldaşım,
 
 
Biz farkında bile değildik sanki, kan ve gözyaşıyla yoğrulan günlerimizi kanıksamışız artık. Aslında iç burkan bir durum insan yanlarımızın usu usul yitip gittiğinin ayrımında olmak.  Akışını engelleyemediğimiz olayların damgasını vurduğu bir tarihi kesitin sınırları içinde kaçış yollarını arıyorum çoğunlukla; sessizliğe, yürek sızılarının son bulduğu sakinliğe doğru. Bir resimde, bir dizede, bir anıda geçmişe dönmeyi, bütün bu çalkantılardan uzaklaşmayı özler oldum son günlerde. Galiba bu kaçışın adresi bağ olacak. İki yıldır yitirdiğim zamana ve boşa kürek çekip yanılarak yok yere harcadığım umutlarıma yanıyorum. Gerek maddi sıkıntılar ve gerekse başında durup istediğim gibi yönlendiremediğim için yenilenmesini bir türlü sonlandıramadığım ev ve bağ kısmen de olsa bu yıl canlanacak gibi. 

Kötü insanlar tanıdım, varımı yoğumu paylaştığım halde bana köstek olan. İyi insanlar tanıdım beni yeniden ayaklandırıp umudumu hep taze tutmamı sağlayan. Ama soracak olursan hep bir düş kırıklığından ibaret hayat. Senden sonrası aramadım hiç bizimkine benzer bir yaşam ortaklığını, bana bıraktıklarının o değerli anılarını korumaya çalıştım, içimdeki o sonsuz matemi anlamayacağını bildiğim kimseyle paylaşmadım; hissedersen incinirdin, o gözlerin ıslanırdı belli belirsiz uzaklara dalardın kendini feda ettiğin iyiliklere, güzel düşlere olan saygısızlıkları. Bir tek bu sözümü tutabildim sana karşı. Omuzumuza konan ürkek bir kuş inceliğindeydi sevgi, onu kaçırmamak için gözümüz gibi baktık hep. Senden sonrası da hep aynı yürek sızısıyla sürdü.

Bu bahardan umutluyum. Eski günlere dönecek gibiyiz seninle. Yeşiller içinde, gül kokularının, dalları sallayan yaz esintilerinin, gece başımızı kaldırıp baktığımız yıldızların sonsuzluğu altında ürperen kimsesizliğimizin geri döneceği günlerin yamacındayız. Gül yüzün ay ışığıyla yansıyacak bir gece yaşlı çınarın gölgesine, hayat yeniden farkımıza varacak.

son yağmurlar da dindi dinecek
yazın habercisi kırlangıç
saçakta
senin o atlıkarınca gülümseyişinle

Cevat Çapan


babam gelirdi ve akşam olurdu

bahçedeki akasya ağacı
gün boyu biriktirdiği kuşları
birer hayal topu olarak uzatırdı yatağımıza
 
Şükrü Erbaş
 
 



23 Ocak 2016 Cumartesi

123.Mektup




hangi sevgi sözünü söylesem yalnızlık
hangi zamana sitem etsem hayat
Şükrü Erbaş


Can Yoldaşım,


Kar başladı. Bitimi olmayan bir yaz sonu lezzetinde geçen günlerimiz oldu bu kış, sonra kendini inkar edip zehir zemberek soğuklara teslim oldular. Bu havalar uyku havası derdin; belki dışardaki soğuğun, kış kıyametin iliklerine değin üşüttüğü ruhun kendi içine çekilmeyi özlüyordu, uyku tek kalkanındı düşünüp bir türlü çözüme ulaştıramadığın sorunların karşısında seni savunan.

Kendimi yalnız hissediyorum, senden sonra gelişen akut bir ruh hali miydi bu, yoksa zaten var olan ve yokluğunla su yüzüne çıkan bir komplikasyon muydu? Önümde boylu boyunca uzanan ömrümün bu kış haline nasıl katlanırımın çaresizliğindeyim.Hep denir hayat devam ediyor diye, aslında devam eden her gün gittiğin işin, hep gördüğün insanlar, yediğin yemek, aldığın nefes, sevdiğin çocukların, akıp giden zaman. Oysa biten bir şey var adını hiç koyamadığım, anlamlandıramadığım ve hep rahatsız eden, batıp duran. Düşlerim bitiyor, beklentilerimin hacmi daralıyor, sevinçlerim soluyor, gülüşlerim donuyor. İsmim ve cismimle duruyorum, sürükleniyorum hayatın önünde. Ama ruhum duyularını yitiriyor takvimin gösterdiği yılın, ayın ve günün olduğu yerde. Ne yapsam yüzünü döndürmüyor gelecek günlere, geçmişin sevgilerinde, umutlarında ve düşlerinde bekliyor. O hep aynı düşüncenin esiri: Sen olsaydın farklı olurdu her şey.

Sen bir tek benim arkamdan ağladın. Her acımasız gerçeği bütün doğallığınla kabullenip alt ederken yokluğuma yenik düşmüştün. Durumumu anlıyor musun? Yıllardır ortak düşlerimizin peşinden koştum, yorulmadım, usanmadım. Ellerim değdi kimine, kimini yakaladım bir ucundan. Sanırım beni ayakta tutan onları gerçek kılma savaşıydı, onları elde etmek mutlu kılmayacak beni, düşündükçe anlıyorum. O düşlerin erişilmezliği vardı, gerçeğe döndürmek derin bir boşluk duygusuydu, paylaşılamadıkça, değerini bilecek olanı bulamadıkça elde kalan yokluğundu.


sen ey doğa
büyük yazgısı insanın
senden öğrendik zamanın acısını
avuçlarında çocuk kalbimiz
sen hayat bağışladın bize
seni öleceğiz hepimiz
Şükrü Erbaş 




20 Aralık 2015 Pazar

122. Mektup



          
Patikamsın benim
Önümde incecik uzanan
Seninle kurtuluyorum içimin
Ormanından

(İsmail Uyaroğlu)


Can Yoldaşım


özlemek güzeldir” dedi Toprak, daha beş yaşındaki yüreğinin bütün duruluğuyla ve bütün çocukların sesindeki o saflıkla. “neden Toprak?” diye sordum, “neden güzeldir özlemek?”... “Çünkü..” dedi, “yeniden bir araya geldiğimizde sarılırız, daha çok severiz..”

Kimbilir belki de yıllardır beni esir alan özlemenin en kısa ve en duyarlı açıklamasıydı bu sözler. Daha en başından beri, yeniden bir araya geldiğimizde daha sıkı sarılmak için, daha çok sevmek için özlüyordum seni. İçimdeki bağlılığı bunun için büyütüyordum. Resmin hep başucumdaydı, sözlerin kulağımda, anıların belleğimde, beni büyüten, hayata hazırlayan, biçimlendiren can yoldaşlığın yüreğimdeydi; bu özlemenin sonundaki o sıkı sarılmayı, daha çok sevmeyi bekliyordu..

Ben gezgindim senden sonrası. Deliliğin sınırlarında dolaştım, acının uçurumlarında en derinlere doğru düştüm, bitimsiz yolların gizeminde yuvarlandım. Kendini çok şey sanan hiçleri tanıdım, aldatmanın kölesi olmuş kör yürekleri, ne pahasına olursa olsun kazanmak üzere yola çıkanları ve hep kaybedenleri gördüm. Yüzündeki o acı gülümseme kaldı bana; nice yalanın, iki yüzlülüğün, acımasızlığın kol gezdiği insanlık pazarında aklıma ve yüreğime siper olan.En zayıf noktam sendin, yokluğundu; bunu keşfedip da yaklaşanların sahte duygularıyla kaç kez başa döndüm, kaç kez yeniden başladım.Elleri boşluğu kucaklayan bir kör ebeydim önceleri, sonra hissetmeyi ve farkına varmayı öğrendim şaşırarak; sahte duyguların pazarında ne senin ne de benim dönüp de bakmayacağımız o küçücük kazanımlar adına kurulan tezgahların sırrını. Ben gözümü kırpmadan, elimin tersiyle ittikçe onlar birer körebe oldu, beni yakaladıklarını sandıklarında yitiriyorlardı saygınlıklarını, kişiliklerini, güvenimi, sevgimi...

Sana umut dolu sözler veremiyorum bu kez. Ama gözün arkada kalmasın, için sızlamasın hiç; bana bıraktığın sevgi dolu dünyamıza değer bilmeyenler adımını atamayacak,anıların çiğnenmeyecek, kırılıp dökülmeyecek hoyrat ellerde. Bir garip meydan savaşı bu, belki kazanacağım, sabaha karşı dalıp kendimi kollarına bıraktığım bir derin uyku rüyasında gelip sarılacaksın belki bana mutlulukla. Sana verdiğim sözler, ardından sahiplendiğim umut dolu düşler anlam kazanacak o zaman.

Özlemek bu nedenle güzel can yoldaşım. Çünkü daha sıkı sarılacağız ve daha çok seveceğiz.





Blog Arşivi