31 Ağustos 2015 Pazartesi

119. Mektup






Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor 


Can Yoldaşım,

Gözlerim doluyor her defasında "Gidersen Yıkılır Bu Kent'in dizelerini okuduğumda. Neresine dalsa gözlerim, başı ve sonu farketmiyor hiç, okuduğum her dize seni ve yokluğunu ve benim çaresizliğimi anlatıyor sanki.


Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar 

Adlandıramıyorum, tanımlayamıyorum, hiç bir arkadaşlığa, dostluğa, sevgiye anlamlandıramıyorum yaşadıklarımızı. 


Gidersen kar yağar avuçlarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar 

Son kez suladığında beyaz sardunyaları, nerden bilirdim sessiz bir vedalaşmanın eşiğinde olduğunu, nerden bilirdim bana ve hayata son kez baktığını, nerden bilirdim kendini yapayalnız bir yolculuğa hazırladığını?



Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca 

Kime yazılır şiirler,  yollar nereye kavuşturur insanı; acının ikliminde, umudun esintisinde sürüklenirken hayat nerede ve ne zaman buluşur ayrılığın pençesindeki sevginin özneleri?


Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Yağmur sonralarını, güz yapraklarını, yeni alınmış bir kitabın kokusunu, baharda yeşillenen dalları, çocukların gülüşünü, suların serinliğini, sonsuz iyimserliği ve saflığı sevmekti seni sevmenin diğer adı.


 Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler 

Düş gibi geçiyor zaman, gerçeküstü acıların, ölümlerin, yalnızlıkların ortasında dimdik duruyor anıların, sözlerin ve en çok da susmaların. 


                                                 Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
                                                       Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor 


Sana yazıyorum, seni her gece yeniden seviyorum ve seni düşünüyorum var mıydın, yok muydun? Soluğun çok uzaklarda, oysa özlemin hep yanımda. Ölen ben miydim, hala yaşayan sen misin?


                                                Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
                                               Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında



31 Temmuz 2015 Cuma

118.Mektup


....senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum.
Turgut Uyar



Can Yoldaşım,

Birlikte arasında yürüdüğümüz bağların yeşiline böyle baktı. Gözlerinde ağustos vardı, bir ömür verdiğimiz suların duru serinliği vardı bakışlarında. Merak vardı, belki de büyüdükçe alevlenecek bir sevdanın ilk tohumları atılıyordu o an.  

Ağustos: ayrılığın adıydı yıllardır içimde duran. Gizli bir hüzünle yerleşik kaldı ömrümün ayrı bir mevsimi, ayrı bir iklimi, ayrı bir acısı olarak. Gülüşlerimiz bu ayda dondu yüzümüzde, ne sonbaharı, ne de kışı gördük; ağustos sonsuz bir acının mevsimiydi artık. Zamanın nasıl geçtiğini düşünmüyorum bile, senle olan ve senle olmayan diye ikiye ayrıldı hayat. Senle olan günlerin mutluluğuyla bugüne geldik, dünde kaldı sevincimiz, umudumuz. Ama sana verdiğimiz sözlerin namusuyla ayakta kalıp direndik her şeye.

Biraz daha büyüdük, çoğaldık adın bir masal gibi, uzaklardaki amca olarak yerleşti minik hafızalara. Kapıdan çıkarken kitapların üzerinde duran çerçevedeki resmine her gün saf öpücükler kondurmayı öğrendiler; O olsaydı dedik, çok severdiniz. Seni özlemeyi öğrendiler, tanıdılar sözlerde ve anılarda. Belki gülüşünü andıracak, belki sesini, belki bakışını, belki temiz yüreğinden ışıklar alacak hayat çizgileri. Belki de hiç biri olmayacak, sadece benim bilidiğim bir izi olacak senin onlarda saklı duran.

Bu kaçıncı ağustos saymayacağım artık ve düşünmeyeceğim. Sadece yüzümü yıkayacağım köyün soğuk suyunda, ellerimi suyun serinliğine tutup bekleyeceğim ve duyumsamaya çalışcağım hayatı ve seni. Kolum dirseğime kadar uyuşunca soğuktan, işte budur diye anlatacağım seni özlemek ve sevmenin ne olduğunu.

Her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de.

Tezer Özlü



30 Haziran 2015 Salı

117. Mektup


Can Yoldaşım,

Hastalık dedim son mektubumda. Sıkıntılı günler damgasını vurdu zamana. Yaşadıklarımız bir düş gibi tersine esen güçlü rüzgarlarla umutlarımı kırıp umarsızlığın kollarına attı her şeyimizi. Ne yana dönsek aksiliklerin kör duvarlarına çarptık, kara günlerin kucağında gün ışığını özledik, biraz umut, biraz mutlu haberler bekledik. Düşlerime girdin kaç kez, hep bir şeyler öğretmeye çalışıyordun, yüreğime su serpen mutluluk anlarından sonra uyandığımda doğruluyordum yerinden. Bir gayret geliyordu yüreğime, biraz güçleniyordum, yaşamın bu pek karşı karşıya kalmadığım güçlü girdaplarında sürüklenirken. Bir sen geliyordun, bir babam. Çok eskilerden gelen sevginin aydınlattığı yollarda yalnız yürürken dik durmayı başarıyordum yine de, bacaklarım titriyor ve korkuyordum aslında. 

Düşler yol gösterdi, biraz ferahlattı daralan yüreğimi. Bütün sorumlulukların babası olmak zormuş can yoldaşım. Bütün sevdiklerinin senden beklemesi umudu ve mutluluğu, zorluklar ve yoklukların karşısında gücünü senden alması ve tükenirken bütün direncin, acıları sırtına alıp sevincini dağıtmak, varını yoğunu paylaşmak onlarca yıl eklemekmiş ömrüne, henüz yaşamadığın günlerinden çalmakmış bütün iyilikleri ve güzellikleri. İçin ağlarken gülmeye çalışmakmış birden yaşlanıvermek.

Bunları öğrendim. Yürümenin, koşmanın, hatta soluk almanın bile yorduğu zamanları öğrendim,yaşadım; her şeyi unutmak için kendimi uykunun kollarına bıraktığım geceleri aştım, ama öğrendim gözlerinden süzülürken o masum ve umarsız gözyaşları,neden "yoruldum" dediğini.


31 Mayıs 2015 Pazar

116.Mektup

Can Yoldaşım,


Hastalık.
İçinde sen olan rüyalar, sonunda hep yitip gidişin.

30 Nisan 2015 Perşembe

115. Mektup

...

Can Yoldaşım,

ozanın dediği gibi  "Uzun bir sessizlik oluyorsun dağlara baksam, / karşılıksız mektuplar kadar burkuluyor kabim…"
biliyordum, olmayacaktı bu mektupların karşılığı, en azından herkesin anladığı dilden. ben yazacaktım;  senin duyduğunu düşünecek, okuduğunu bilecek, küçük ayrıntılarında hayatın seni görecektim. başka kimse bilmeyecekti; belki tutkuyu, belki ölümüne bir bağlılığı duyumsayacaktı bu satırlarda. 
yıllardır hiç burkulmadı kalbim, çünkü karşılığı vardı bu mektupların.bir rüzgar esse, bir dize dolansa dilime, bir acıyla kavrulsa her bir yanım, bir umutla yüzüm gülse, yokluğun bir fırtına gibi bütün dallarımı allak bullak ederek, yüreğimi sallayarak gözlerimde tanımsız bir hüzünle birikse, işte o aktı akacak damlaydı sesin, yüzün ve ellerin.
günlerdir boş bıraktım mektubun başındaki üç noktanın ardını. ama sen anladın çok uzaklardan. sonsuz bir çaresizlikti onlar, tepeden tırnağa giyinmiş bir ilkyaz esintisiydi seni anımsatan, suskunluktu, diyecek bir şey bulamamak ve için için ağlamaktı. 

yani tuzun amcası, sevincin
öz kardeşi olan
en küçük bir kuşun gözleriyle
dünyaya baktığın zaman
her şey benim kalbimdir..

Turgut Uyar / Kalbindir


31 Mart 2015 Salı

114.Mektup



Can Yoldaşım,
Günlerin izinde süren yaşam çizgisi bize büyük küçük durmadan sürprizler hazırlıyor, anıların, buruk rastlantıların, hüzünlü anımsayışların önünü açıyor. Bir resim, bir yüz, bir ses ya da bir an bile bunun nedeni olarak yüreğimiz ve belleğimizle temasa geçip çok şeyi alıp götürüyor, ya da gözlerimizin önüne seriyor. Küçük ve önemsiz sayılabilecek belirtilerle başlayan hastalığının ilk günlerinden sonra, doktardan geldiğimiz gece izlediğimiz filmdi Out Of Africa. Daha doğrusu kafamda bin türlü kuşku ve tedirginlik at koştururken ben filmin içinde yitip gitmiştim, sense yanımda uzandığın koltukta yorgunluktan kapanan gözlerine direnememiş, derin bir uykuya dalmıştın.İkimiz de bundan sonra bizi bekleyenlerin ne olduğunu bilmemenin tedirginliğiyle bakıyorduk hayata. Sen uykuya sığınmıştın, ben televizyon karşısında bir filmin gerçekle düş arası sunduğu hayat akışının renklerine, dalgalarına bırakmıştım kendimi.

"Benim Afrikam" hüzünle anımsadığım bir film olarak kaldı şimdi belleğimde. Beklendiği şekilde sonlanmalı dediğin bir aşk öyküsünün, hayatın acı ve kaçınılmaz gerçeklerine yenilmesi, o günkü ruh halimi daha da gölgelemiş ve sanki gelecek günlerimizin ipuçlarını belli belirsiz döküp gitmişti oturma odamıza. Bütün masumiyetinle kendini bıraktığın uykunun kollarındayken, yüzüne, gözlerine, inip kalkan göğsüne, ellerine bakmıştım uzun uzun.

Gizemli bir suskunluğun dargın diliyim.
Şükrü Erbaş

Sonradan gireceğimiz zor bir savaşın, umudun ve umutsuzluğun, acı ve mutluluğun, tükenişin ve yeniden dirilişin, hayatı başa alıp sevgiyle kurgulayarak kısa bir zamana bütün bir ömrü sığdırmaya çalışmanın  sessiz tanığıydı benim için Out Of Africa. Filmin sonundaki derin düş kırıklığını, adanmışlık duygusunu ömür boyu yaşayacaktım, o gece bunu bilmiyordum. Ama aynı duygusal gelgitle geçiyor günlerim o gün bugündür. Hep o buruk, hüzünlü aşk öyküsünün kahramanlarına benziyoruz, ertelediğimiz mutluluk, hayatın alaborasında sürüklenip yitiklere karışırken amansız bir kimsesizlikle yılların ardından bakıyoruz.

Bu gece böyle, karmaşık, kırılgan ve dirençsiz. Sen bana bakma. Günler ilkyaz devrimini besliyor yine, sessiz ve derinden...

28 Şubat 2015 Cumartesi

113. Mektup


 ...Sözcükler suç işlemeden, aç kalmadan, acı çekmeden, 
sevişmeden kendilerine gelemezler. Bunun için bizim gelip
                                                    ellerinden tutmamızı beklerler.
                                                                            İlhan Berk
                                                                               Logos


Can Yoldaşım,

Görüntüler ve sesler, daha önce anımsamadığım daha doğrusu bu denli detaylı anımsamadığım ayrıntıları bir bir önüme seriyor. Anlık olaylar, yaşananlar, günlük hayatın bütün unsurları ile birleştiğinde hepsinin içinden yine sen çıkıyorsun. Yaşar Kemal Çukurova'yı yalnız bıraktı bugün, çakırdikenlerinin üstünde yalınayak koşan İnce Memed kimsesiz kaldı, o dili, söyleyişi, duruşu heybetli adam da yaşam çizgisinin sonuna gelip vedalaştı kalemiyle, gözleyip bir ırmak gibi çoşkulu söyleyişiyle yüreğini ortaya koyarak tasvir ettiği dağlar, sular, toprak ve Anadolu Efsanelerini bir yana koyup sonsuzlukla bütünleşti. 

İlkokul yıllarımın sonlarına doğru belirgin biçimde keşfetmiştim sendeki kültürün bereketli topraklarını. Tek katlı, bahçeli evimizin, arka bahçeye bakan ve hep karanlık kalan odasında yatardık seninle. Genelde hep okuyacak bir şeyler, yazacak, araştıracak mesleki işler bulurdun kendine. Öğrencilere adanmış bir ömrün bütün çilesini o soğuk ve karanlık odada mutluluğunu hiç gölgelemeden, umutla, sevgiyle çekerken yanımda duran varlığın bana güven verir, huzurlu yarınlara çıktığım yolculukta umutlu günlere doğru huzurla sırtımı döner uyurdum, sen gecenin karanlığında ateşböceği gibi küçük ama parlak ışıltılarla sabahları karşılardın. 1 şubat 1979 da Abdi İpekçi öldürüldüğünde, yatağında oturup sabahlara kadar sigara içtiğin hep belleğimin bir köşesinde durur.

"Bu adam çok değerli bir adam mıydı?" diye sormuştum çocuk aklımla. Başımı okşamış "Değerli insanlar, bu ülkenin aydın insanları bir bir öldürülüyor, endişeleniyorum.." demiştin, anlamadığımı, henüz bazı şeyleri kavramaya çocukluğumun saf yüreğinin yetmeyeceğini bile bile.

Ama hepsinden farklı olarak bugün Yaşar Kemal'in ölüm haberi beni yine o yıllara götürdü.  Birgün elinde kalın bir paketle gelmiş ve heyecana açmıştın. İçinden İnce Memed'in 1 ve 2. ciltleri çıkmıştı. O gece hiç uyumadın. yatağına uzanıp okumaya başladın. Beni uyandırmamak için gece lambası ışığında gözlerini yorma pahasına sabaha kadar 1. cildi bitirdiğini anımsıyorum şimdi. Gece ne zaman gözlerimi aralasam seni görüyordum, kitapla bütünleşmiş, satırlar arasında ceylan gibi seken gözlerindeki mutluluğu o zaman belki anlamamıştım ama simdi düşündüğümde ayrı bir alemde  uçarcasına sabahı yaptığını gayet iyi biliyorum. 

Yağmurlu bir 28 Şubat akşamı yollarda bitkin bir şekilde eve yürürken bir boşluk duyumsuyordum kendimde, nedensiz bir hüzün, bir kopukluk geçmişe bugün arasında. O gürül gürül akan satırların sahibi yitip giderken, senden de bir şeyleri alıp hançer gibi saplamıştı yine yüreğime. O günlere dönemeyeceğimi bilmenin umarsızlığıyla geldim eve. Kitaplıkta kimbilir kaç kez elinin değip, sayfalarını karıştırdığın kitaplarına bakarak ağlamak istedim: Baldaki Tuz, Ağacın Çürüğü, yılanı Öldürseler, Yer Demir Gök Bakır, Üç Anadolu Efsanesi......  

 yazın yönünü değiştireceğim ben
sen yolculuğa çık.
ben arka bahçeyi özleyeceğim
sen inat et...

Birhan Keskin
Arka Bahçe

 

31 Ocak 2015 Cumartesi

112. Mektup



Sözcükler gelip geçiyor içimden
anlamsızlığa doğru
eylemler geçip gidiyor elimden
çaresizliğe doğru.

Oruç Aruoba

Can Yoldaşım,


En büyük endişem hayatın akışına ayak uydurup ya da kendimi kaptırıp seni unutmaktı. Oysa yanılmışım, mümkün değil böyle acıyı gündelik hayatın med cezirlerinde, duyguların anaforunda yitirmek. Seni çocukların o saf gözyaşlarında, gecenin kırılgan sessizliğinde, amansız yorgunluklarda, aniden başımda biten yenilgilerin yıkımında bile aklımdan çıkaramıyorum hiç. 


Bahara doğru gidiyoruz. Birkaç yıllık suskunluğumuz, bize bıraktıklarına sahip çıkamayışımız bu yıl son bulacak artık. yeniden seni sen yapan, bizi sana bağlayan, senden izler taşıyan, göz nurunu ve terini döktüğün toprakların üzerinde olacağız. 


Artık boynu bükük beklemeyeceksin köy rüzgarlarının önünde savrularak, elllerimiz toprak kokusunda, yeşil otların, güllerin, asmaların, leylakların kokusunda birleşecek bu yıl. Senin için kış tembelliğinden sıyrılacak asmaların kuru dalları, senin için uyanacak içimizdeki toprağın bereketi, günler ve geceler boyu yine seni ve anılarını yaşayacağız.


 

...Gün akşam olur elinde kitaplar
ve bir demet çiçekle çıkıp gelirdin
bir kez bile unutmadın “merhaba” demeyi 

Ahmet Telli

31 Aralık 2014 Çarşamba

111.Mektup

Can Yoldaşım,

Kar; yaşam sevinci çoğu insan için, hele yılın son gününde..Oysa benim gözümde 12 yıl öncesinin ölüm sessizliği canlanıyor hep.  O titreyerek, hayat ve ölüm arasındaki çizgide yürüdüğün, canında bir parçayı son kez kucaklayıp toprağa teslim ettiğin günün, yılın son gününe denk düşmesi ve hep içimizi acıtan, kanatan bir zaman törpüsü olarak içimize çöreklenmesi bir metanet sınavı mıydı?

30 Kasım 2014 Pazar

110. Mektup


 kaç mevsim geçti gölgelerle kaplı,
o yalansız güzelliklerin üzerinden...

adnan yücel

Can Yoldaşım,

Evet kaç mevsim geçti, senle olan günlerimizin üstüne. Ben yine sana dair satırların içindeyim ve seni arıyorum, seni özlüyorum. Ne denli kızsan da dikkat etmiyorum diye, yağmurların altındayım sırılsıklam. Aklımdan geçiyorsun, sözlerinle, bakışlarınla, sevginle ve umudunla. Nereye uzansa kollarım kokun, nereye yürüsem hep o inatçı yürüyüşlerimiz. Yalan yüreklere meydan okurcasına karınca adımı ve sabırlı hayatımız, senden kalan bir miras; kimseyle bölüşemediğim, yerlere göklere sığdıramadığım gizli bir zenginlik gibi sol yanımda.

Seni hiç dinlemedim, yine hastayım. Üzerimde bir ağırlık ve yorgunluk, ansızın bastıran ter ve öksürük. Gözlerinden ateşler saçarak kız bana, ardından limonlu bir ıhlamur kendi ellerinle kaynattığın, tutacağımı inanmadığın halde usanmadan tekrarladığın nasihatlar sonra. "Çok kızıyorum ama, seviyorum keratayı" demişsin anama. Hep sev beni, o hiç kimseninkine benzemeyen yüreğindeki ateşle ısıt beni. Yine korkuyla uyanayım kabuslardan, yanımda olsun nefesin. 



 Bir gün karşılaşırız
bir gün, bir yarım akşam.

Behçet Necatigil

1 Kasım 2014 Cumartesi

109. Mektup



Can Yoldaşım,


Sessizlik, uzun bir sessizlik damgasını vurdu günlerimize. Hayatın beklenmedik gel-gitleri, hüznün ve sevincin, acının ve mutluluğun yer değiştirerek sersemlettiği duygusal dalgalanmaların ortasında bizimleydin. "hoşnutsuzluğun kışındayız önümüz ardımız tufan" dizesindeki gibi bulutların arasında kaldı çoğun güneşimiz. Beklediklerimiz boş çıktı, düşündüklerimiz gerçekleşmedi, umutsuzluğun pençesinde hırpalandık ama sana olan sevgimiz, özlemimiz hiç yara almadı. İlk kez bu bayram yanına gelemedik, başımız önümüzde suçlu gibi geçti günler.
Denizimiz hastalandı, 6 gün hastanede kaldık. Ağladı, gözyaşları damla damla yüreğimizin derinlerine doğru akıp  kurudu. Sonra güldü yüzü, yağmur yağdı, bulutlar dağıldı, ama kıştı önümüz, yeni tufanların ve karakışın kapı eşiğinde acılarla savrulmamak için sarıldık hayata ve senden miras kalan sevgiye. 
Bu gece ağlayacağım, çok acımasız ve amansız bir yalnızlık bu. Omuzumda özverili bir elin sıcaklığını özlüyorum bu gece. Doğruluğuna koşulsuz inandığım, iyiliğinden emin olduğum yüreğinin sıcaklığını arıyorum can yoldaşım. Kaşlarını çat ve doğru yolu göster bana, hatalarımı söyle, elimi tut, yüzümü umuda döndür, kendime geleyim bu gece.



Bir gün karşılaşırız
bir gün, bir yarım akşam.

Behçet Necatigil

30 Ağustos 2014 Cumartesi

108.Mektup



bir gün çekip gideceğim ben bu şehirden
geride hiçbir anı bile bırakmadan
bindiğim trenler belki hiç bilmeyecek
bir küçük istasyonda nasıl indiğimi
yağmurlu bir gece hangi istasyonda
yitik yıldızlara bakacaksın ardımdan.

ne kadar acı varsa bırakacağım
söylenmemiş sözlerle yalan aşkları
paslı zincirleri, mahpus türkülerini
kara bir sis gibi çöken umutsuzluğa
bir gün çekip gideceğim ben bu şehirden.

kitaplarım, şiirlerim bekleyecekler
yürüdüğüm sokaklar bekleyecekler
her sabah selam verdiğim akasya
her sabah selam verdiğim taş duvar
ve uçsuz bucaksız bu keder denizi
bir gün elbet dönüşümü bekleyecekler.

Behçet Aysan
Dönmeyecek Olana Şarkı

31 Temmuz 2014 Perşembe

107. Mektup



Can Yoldaşım,

Toprak trenleri görmek istedi. Dört yaşının bütün masumluğuyla gözlerimizin içine bakarak, boynunu bükerek "gidelim, trenlere el sallayalım" dedi. İlkin annesi götürdü. Geldiğinde çok mutluydu. Hafta boyu zaman zaman o anları anımsayıp bir sürü şey anlattı sevinçle. Bayramdan önceki gün hep birlikte baş ucuna geldik. Toprak ve deniz hayranlıkla göğe baktı, ağaçları, tepeleri, tütün ve kavun tarlalarını süzdü. Biz babamla seni düşündük, yılların ardından yine birlikteydik, dualarımızda sizi unutmadığımızı fısıldadık, gözyaşlarımız toprağınıza düştü belli belirsiz. Gölgesinde yattığınız zeytin ağacının dibinde diz çöküp ellerimizi gezdirdik anılarınızın, sevgi dolu ruhunuzun, yiğit yüreklerinizin, acılı ömrünüzün, yarım kalan düşlerinizin, umutlarınızın üstünde.  Bütün yalnızlığımıza, kimsesizliğimize karşın sizden kalan miras gibi üzerimize yapışan bayram telaşlarını sırtlanıp döndük yeniden.

Bayram sabahı  erkenden kalkıp camiye giderken seninle yan yana yürüdüğümüz, ramazanın etkisiyle çekine çekine yaktığımız sigaraları avucumuzda saklayarak, çıkarması kolay olsun diye arkasını yasıltarak giydiğimiz ayakkabılarımızın ucuna bakarak solduğumuz sabahların kokusunu düşündüm. Kolu kanadı kırık el öpmelerin, nedensiz bekleyişlerin hüzün rengindeydi bayram tatili. Sonra üçüncü günün akşamı Toprak yeniden tutturdu, trenlere gidelim diye. Deniz'i de alıp istasyonun akşam alacasında beklemeye başladık son treni. Yaz ikindilerinde oturup çay içtiğimiz, gidecek yerimiz ve beklediğimiz olmadan avare avare trenleri saydığımız, inip binen yolcuların gıyabında öyküler uydurduğumuz gar kahvesinin önünde voltalar attık. Toprak ve Deniz'in coşkuyla el salladığı lokomotifin makinistine sarılmak istedim gözyaşları içinde, onların çocuksu mutluluğuna, saf düşlerine ortak olup sevgiyle el sallayarak karşılık verdiği için. Belki de sendin o, çok uzaklardaki, sadece resimlerinden bildikleri o iyi amca!


Toprak'ın dalgın bakışlarındaki hüzün senden uzak geçen yılların bir özeti gibi kazındı kaldı belleğime. Hep uzaklara bakan, özleyen, gidip dönmeyenleri özlemle çağıran dalgın gözlerini ömrüm boyunca unutmayacağım sanki. Dönüş yolunda uyuyup kaldı ikisi de. Küçük ellerinde sımsıkı tuttukları dondurma külahları gibi alçakgönüllü umutlarla bezediğimiz hayat, bizim ellerimizden ne zaman kayar, ne zaman trenlerde oradan oraya savrulan yaşam öyküleri gibi el sallanır arkamızdan? Ne zaman istasyon ışıklarının gölgeli aydınlığında beklediklerimize kavuşup sarılırız mutlulukla?

Yarın 1 Ağustos, seni yitirişimiz demek istemiyorum, seni hiç yitirmedik çünkü,  araya özlem dolu yılların, hüznün ve acının girdiği ayrılığın yıldönümü. Yıllar sonra oğlumun duygularında, ruhunda can buldu benim o hiç bir mesafeyi kabullenmeyen ruhumun anlamı.Nasıl baktıysa o akşam, nasıl beklediyse, nesıl özlediyse, nasıl hüzünlenip daha tanımını bile yapamadığı bir acıyla nasıl irkildiyse yıllardır öyle bakıyorum hayata.



30 Haziran 2014 Pazartesi

106. Mektup

Can Yoldaşım,

Tandık bir yüzdü o benim için. Belki de duygu demek daha doğruydu,  ya da belli belirsiz bir okşayış, gerçek mi yoksa düş mü olduğuna karar veremediğim bir dokunuş, fısıltı gibiydi o. Nereye gitsem yanımdaydı son iki gündür. Geçmiş günlerin, sıcak haziranların akşamüstlerinden çıkıp gelen o tatlı esintiydi, işliklerimizin üstüne çıkardığımız eski gömleklerimizi, bağ damının yanındaki havuza giden taş döşeme yolun iki kenarında serpile serpile büyüyen mısırların yumuşak tondaki yeşilliğini, asma dallarını, söğüt yapraklarını dalgalandıran. . Haziran güneşinin altında dellenen ruhumuza su serperdi o;  düşlerimizi dizginler, yorgunluğumuzu alır, umutlarımızı tazeler, sevgimizi hep diri tutardı. Ölüme karşı, yaşama  karşı, olanaksızlıklara, umutsuzluklara karşı direnç verirdi, yaralı yüreklerimize. Hoşgörürdük hoyrat ve acımasız insanlık hallerini, önümüzde uzanan uçsuz bucaksız ve belirsiz zamanla girdiğimiz yarışta ellerimizden tutar, uzak kıyıları yakın kılar, bir acıdan alır bir küçük ve alçakgönüllü mutluluğun dibine bırakırdı çocukluğumuzu.

Kaldırımda yürürken ürperiyordu kollarım aniden, başımı kaldırıp uzak yollara, gözümün değdiği belirsizlikte duran ağaçlara, ovalara dalıyordu bakışlarım. Ağlamak duygusu sarıyordu her yanımı sonra, girdiğim savaşlar, verdiğim mücadelelerin anlamsızlığıyla sendeliyordum sen olmayınca. Sesini duyamayınca, hiç güçsüzlük, zayıflık çekincesine kapılmadan sarıldığım kollarını yanımda bulamayınca koşmak geliyordu içimden çılgınca. Bağırmak, haykırmak istiyordum seni, aramak istiyordum her yerde ve sonra bulmak hiç ummadığım bir köşede.

Aslında beni en çok anlayanı,en çok seveni yitirmişim seninle birlikte. Kimse bilmiyor neyi sevdiğimi, ne beklediğimi, ne bildiğimi, ne zaman ölüp ne zaman dirildiğimi. İkimizin yalnızlığı bana kaldı can yoldaşım. Bütün uçsuz bucaksızlığı, sınırsızlığı ile her yanımı kapladı. Kardeşliğimiz ile daralttığımız bu sessiz dünya şimdi beni boğuyor gibi. O sessizliği yeniyorduk biz, yüreklerimizi birleştirip aydınlatıyorduk yolumuzu. o yolu hiç yitirmedim ama yoruldum artık kardeşim. o koca çınarın dibindeki ikindi yorgunluklarımıza benzemiyor bu pek.. Hayatımdaki boşluğunun bıraktığı bir duygusal yetmezlik tanısıyla yaşıyorum günleri amansız bir hastalık gibi.

Haziran: yenilgiyi kabullendiğim hazin günleri yazın.
Temmuz: sana başarı ve mutluluk haberleri vermeyi umduğum uzun ve sıcak günleri ömrümün.
Ağustos: hep aynı hüznü barındırıyor içinde. yeniden yaşadığım ve iliklerime değin titrediğim kara kış günleri. bir bende anlam bulan, kimsenin bilmediği...
Bu yaz da böyle bitmesin, bıraktığın herşey küllerinden doğsun artık. Yitik ve hüzünlü kırık sevdamızın satırlarını yazmayayım sana.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

105. Mektup




Ağaç anlatabilir kendini yağmura,
Hiç değilse fisıldayabilir, bunu biliyorum.
Kuş nasil tarif edecek; konsa yeryüzünde av,
Uçsa bir ömür boynunda vebal."

(Birhan Keskin)

Can Yoldaşım,

Mayıs : derip toparlanma ayıydı baharın. Nisan yağmurlarıyla boy atan otların biçildiği, domates biber karıklarının açıldığı, tütün dikimlerinin son bulup çapaya geçildiği, zeytinlerin sulandığı, asmaların ilk ilaçlamasının yapıldığı umutlu bekleyişlerin ayıydı. Ama 13 Mayısta yüzlerce maden işçisinin zehirlenerek yaşamını yitirdiği kara bir ay olarak kayıtlarına geçti hayatımızın. Hiç bu kadar çok ölüm haberi duymamış, bu kadar çok ambulansı, televizyoncuyu, polisi, devlet büyüğünü görmemiştik daha önce. Bir sürü insan eksildi ömrümüzün sahnesinden. Belki aynı kahvede yakın masalarda birbirimizi görmeden çay içtiğimiz, aynı pide kuyruğunda beklediğimiz, çarşıda bir  tezgah başında  sebze meyve seçtiğimiz, aynı minibüste alın yazımıza doğru yol aldığımız ama varlığımızdan habersiz olduğumuz nice insan yitip gitti. 

Sonra aralıksız yağmurlar başladı, dünyamız kararmıştı adeta, acının tutsağı olduk günlerce, körebe oynadık günlerin kucağında. yarım kalan bir şeyleri tamamlama telaşıyla bakıyorduk zamana. Işığa doğru ilerliyorduk el yordamıyla, o zayıf bir görünüp bir yiten ışığın loş aydınlığına koşmak istiyorduk. Bu karanlık dehlizten kurtulmalıydık. Ya da uyanmalıydık bu kötü rüyadan. Ve ne zaman?....

olmuş olan her şey,
olmamış olan her şeye yer açmak için unutulacak…









30 Nisan 2014 Çarşamba

104. Mektup


Bir bakardım eğilmiş su içiyor.
Gamzelerinden kuşlar...

Didem Mamak


Can Yoldaşım,

Kuraklık beklentisi ile kavrulan kış günlerinden sonra nisan yağmurlarıyla sevindik. Bahar  ya da kitaplığında hep ön saflarda duran o yorgun çehreli kitabın ismindeki isyan duygusunu barındıran tanımıyla İlkyaz Devrimi 'nin kapı eşiğinde umutları kuşandık yeniden. Toprak kokusuyla tazeleniyor içimiz. Köye giden Balıkesir yoluna takılıyor gözlerimiz, o klasik ifade ile "uzaklar çağırmaya başladı" bizi. Garip çarkın dişlilerinde sağa sola çarpa çarpa yön bulmaya çalışırken aniden çıkan bir yelde beyaz gömleğin dalgalanarak yol alıyor taze çimenlerin, yıkanmış toprağın, kış kasvetinden çıkan gökyüzünün aydınlık renkleri arasından. Dalgın ve düşünceli geziniyorsun bize hem uzak, hem de çok yakın bir hayat çizgisinin kavisleri arasında. Seni görüp hissediyoruz soluk aldığımız her yerde, tutunduğumuz her dalda, boğulduğumuz her acıda, her adımda, her kalp atışında; umudun, sevincin ya da gözyaşının olduğu her yerde. Anladık ki seninle geçen günlerimiz değil bir düşten ibaret olan, yokluğun sadece. 

Yağmurlar eşlik edecek sanırım bize bir süre daha. Islak çimenlerin arasında bağdaki asma direklerinin telleri sökülecek önce, sonra da direkler yenilenip tel çekilerek yeni bir döneme başlayacağız. Her şey daha güzel olacak belki, belki de daha zor. Ama savaştıkça, ter döktüğün, emek verdiğin toprağın her zerresindeki hakkını ödeyeceğiz. Her bahar olduğu gibi yeniden doğacaksın, her bahar filizlenen heyecanını yeniden yaşayacağız, umutlar biriktireceğiz yaz sonuyla kucaklaşan ve senin o yaşama dair dilinde hep dolanan düsturla çıkacağız yollara: Her şey güzel olacak..."





Yaşamak görevdir bu yangın yerinde,
Yaşamak insan kalarak

Ataol Behramoğlu


31 Mart 2014 Pazartesi

103. Mektup



Can Yoldaşım,
Yazdığım her mektupta mart ayı gelince, bağ hakkında sana bilgi verdim. Ekonomik sıkıntılar, bütçe darlığı, tasarladığım programda ortaya çıkan aksamalar beni zora sokup sana karşı yalancı çıkarırken ayrı bir üzüntü konusu olmayı da sürdürdü hep. Sonuç olarak birlikte düşünü kurduğumuz bağ evinin eksik olarak sayabileceğim yer kaplamaları ile çevre düzenlemesi kaldı.. Öte yandan bu yarım kalan işleri bir kenara itip bağa yöneldim.

Rastlantı sonucu tanıdığım Manisa'lı bir bağcının gördüğü ve incelediği bağ için uygun  çalışma modeli tasarladık. O da bir hayli masraflı. Önce bu adamın önerdiği budama biçimi için Manisa'dan amele bulup bir günde budamayı bitirdik. Şimdi eski bağ direklerini söküp yenilerini dikeceğiz asmalar çiçeklenmeden. Yeni teller çekip gençleştireceğiz bağı. Aralardaki boşlukları dolduracağız. "Bir yılda normale döner" diyor Ahmet.

Ağır borçlar altına girdim ama hiç korkmuyorum; seninle tasarladığımız her güzelliğin peşindeyim hiç yılmadan.
Maddi ve manevi çok sıkıntı yaşadık seninle. Ortak kaygımız gelecekti, iktidarın kendinden olmayanları sindirmeye çalıştığı; yaşama, çalışma, ekmeğini kazanma hakkını elinden aldığı "mahalle baskısı" kılığında üzerimize çöken zor zamanlarda düşüncemizi, duruşumuzu hiç değiştirmedik. Yolumuzda yürüdük ağır aksak. Ama hep başımız dikti ve onurumuza söz getirmedik. Hep söyleyecek bir sözümüzün olduğuna inanırdın. Şimdi o sözü söyleyecek alanlara çıktım can yoldaşım. Belki başarılı olur, geçmişe dair yarım kalan hesaplarımızı görürüm; umudumuzu kıranların, emeğimizin hakkını çalanların önünde dimdik durur, huzurla gelirim yanı başına.




26 Şubat 2014 Çarşamba

102. Mektup



bizlere dadanan her yakıcı umutsuzluk,
her küstah acı,
bir güzelliğe, bir yaşama direncine dönmek zorundadır.

anlam da bizde, anlamsızlık da…

____ Edip Cansever


Can Yoldaşım,

Uzun bir suskunluktu galiba bizi ayıran. Aslında her gün mektupları okudum, satırlarda gezindim. Belki de yazmadığım, duymadığım, içimdekileri yansıtmadığım günlerin duldasında, sana ait bir şeyleri bekledim. İlk uzun ayrılığımızda bana her gün yazacağını söylemiştin ve tutmuştun da sözünü. Ama bu kez söz vermedin, sadece beni uzun bir yokluğa hazırladın. "Biliyor musun, ben babamı hiç ölmüş gibi hissetmiyorum, sanki yine kamyonla uzak bir yerlere gitti, bir kaç gün sonra dönecekmiş gibi " demiştin...Erkenden kalktın, duşunu aldın, traşını oldun, çay ve sigara ile karşıladın gelen yeni günü, özenle giyinip kravatını bağladın, siyah çantana ders notlarını yerleştirip okula doğru ağır adımların kollarında yalnızlığına doğru yürüyerek  gittin. Biz hep akşamları görürdük zeytin ağaçlarının olduğu bahçeli evin köşesinden koşar adım ve gülerek dönüşünü. Sevdiklerimiz için beslediğimiz ve hiç sönmeyen bir ateş gibi sıcak tuttuğumuz beklentiler mi bizi ayakta tutan, umutsuzluklara, acılara, hayata karşı dirençli kılan? Nasıl geçiyor yoksa onca yıl, nasıl dayanıyor insan, nasıl sürüp gidiyor hayat anlamadığın bir biçimde ve kendi akışında?     

Toprak ve Deniz'in kardeşlik bağlarının da bizimki gibi olmasını diliyorum hep. Aralarındaki yaş farkının az oluşundan doğan kıskançlıkları bile sevimli. Yine de arıyorlar birbirlerini, itişip kakıştıktan sonra bile oyunlar kurup sevinç çığlıkları ile koşuyorlar etrafımızda. Daha önce de yazmıştım, sen olmalı ve biçimlendirmeliydin bu meleklerin yüreğini, sevginle ilmik ilmik dokumalıydın mutluluğu,  hayatın dik yokuşlarında onurlu duruşları bırakmalıydın minik avuçlarına. Senden bana kalanları vereceğim onlara, üzerimde bir yadigar gibi duran sevgiyi, özveriyi anlatacağım dilim döndüğünce, nefesim yettiğince.  Geçmişten geleceğe, bir kuşaktan diğerine duru bir su gibi çağlayarak akar mı ki bu öykü? İyi kitaplar, güzel masallarla büyüsün Toprak ve Deniz. Bencil bir istek ya da tutku değil bu ama, bir yanları senden kokular taşısın, sana ait olsun yüreklerinin bir köşesi, sana sonsuz bir hayat borcum var, seni hep içimizde tutarak ödeyeceğim yaşadığım günlerin, yılların diyetini.

“İnsanın gözleri sevdiklerinden alır rengini,

Aşktan, nehirden, zeytinden, üzümden, gölgeden…”

* Haydar Ergülen

31 Aralık 2013 Salı

101.Mektup

Can Yoldaşım,
Az önce uyandım. Kaç gündür hastalıkla boğuşuyordum, köyde iki cenaze vardı, ikindi namazından sonra defnettik. Ikisi de yakınımız, biri Kara Mehmet'in annesi, diğeri Ormancı Mehmet Emin Dayı. Mezarlık sert rüzgarla donduruyordu her yanımı. Biraz üzüntüden, biraz soğuktan hastalığım alevlendi yeniden. Yorgun ve bitkinim. 

30 Kasım 2013 Cumartesi

100.Mektup


Can Yoldaşım,

Yanı başımda uyuyordu bütün masumiyeti ile. Saçlarına dokunuyordum, yüzünde gezdiriyordum ellerini. Canımın parçasıydı, hayatımın dönüm noktası, kendi halinde geçip giden ömrüme anlam katan bir mucizeydi. Uyuyordu işte öylece bütün güzelliğiyle. Dünyadan habersizdi, bilmiyordu kötülükleri, acıları, düşkırıklıklarını, kendini bekleyen ve adına hayat dediğimiz gizemli yolun dik yokuşlarını. Kendi küçük dünyasının sevinçlerini, mutluluklarını, umutlarını yaşıyordu daha o. Bakmaya doyamıyordum, içimi ansızın müthiş korkular sarıyordu; hiç dayanamıyordum ağlamasına, hele acı çekip üzüldüğünü görmenin düşüncesi bile allak bullak ediyordu beni. Hep aynı şeyi diliyordum, "ona bir şey olmasın, ona gelen her sıkıntı, acı, üzüntü, eziyet bana gelsin!" Ve o büyüdükçe, ben yaşlandıkça anlamaya başladım ana baba olmanın nasıl ağır bir sorumluluk olduğunu, nasıl bir yürek sıkıntısı, nasıl bir özveri örneği olduğunu. Sevmek, gözü gibi bakmak, ömrünü adamak.... Adını sen koy, birbir ardınca sırala, öyle bir duygu, öyle bir vicdan işi analık babalık.


Can yoldaşım, oğullarıma, Toprak ve Deniz'e baktıkça düşünüyorum; nasıl dayandı anam senin o amansız hastalığına, hepsinden de öte gözü önünde çektiğin sıkıntılara,  sonunda yitip gidişinin tanımsız acısına nasıl katlandı? Nasıl bir sabırdır, nasıl bir dirençtir bu, hayata karşı kazanılmış nasıl bir imkansız zaferdir? Annemin sanki acıdan kısılmış gözleri, gülümseyişi hüzünle buğulanmış, hayata yeniden tutunduğu Toprak ve Deniz'e sarılırken bile seni özlediğini haykırmış sessizce. Sesinde, hayatın bir kıyısında kalmış umutlarında, hüzünlü resimlerinde bile hep o bekleyişin, o büyük kederin gözyaşlarıyla sulamış zamanı. Resimlerin bir köşesine gizlenip kalmış özlemin, bir tek biz görüyoruz. Amcanız diye bellettiğimiz  Toprak ve Deniz'in ışıltılı gözlerinde yaşıyorsun sevgili kardeşim; onlara elini uzat, senden öğrensinler iyiliği, merhameti ve sevmeyi. Ruhunun zenginliği onlarda can bulsun.


Aldırma sen güzel çocuk,
Bu büyümüş insanlara.
Onlar bir telaşa gömülmüş
Ve yarın korkusuyla
Sevgileri solup dökülmüş.


Metin Altıok


1 Ekim 2013 Salı

99. Mektup


Seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben. 
Evlerin ve kalabalığın ağırlığını sana üstün tutmadım.
Yoksulluğun acısından hafif bilmedim acını...

-Şükrü Erbaş


Can Yoldaşım,

Bugünün tarihine odaklanınca bütün dikkatim, zamanın da ayırdına vardım ister istemez. Yokluğunun acısını iliklerime değin duyduğum günlerin ardından seni yaşamanın, seni geri getirmenin arayışına düşen çaresiz aklımın bir alçakgönüllü çözümü olarak yazmaya karar vermiştim. Yitip gidişini zaman zaman yaşadığımız kısa ayrılıklar gibi düşünerek avutuyordum kendimi, mektuplar yazacaktım sana, yokluğunda yaşadıklarımı aktaracaktım. 2007 eylülüydü  sana ilk mektubu gönderdiğimde. Sevincimi, yaşadığım iç huzurunu kimseye anlatamam. Elinde olsa yazdırmazdın, utanırdın, gözlerinden belli belirsiz dökülürdü yaşlar. Oysa geri kalan ömrümü sana verdim ben, senin adına da yaşadım, sevdim, savaştım, ağladım, güldüm... Doğduğum günden, geldiğim bu yaşıma değin bana aşıladığın her güzelliğin, umudun, sevincin ve benzeri olmayan kardeşlik duygusunun karşılığıydı satırlarım.

Eylülde değişirdin. Sararan yapraklar,bozulan tütün çardakları, serinleyen sabahlar, sert esen rüzgarlar zamanı anımsatırdı sana ve geçip giden, tükenen, yorulan, eskiyen, törpülenen hayatı. O eylül ayında karşıladım ömrümün en sert kışını. Üşüdüm, çok yalnız hissettim kendimi, korumasız ve zavallı bir kuş gibi büzüldüm kaldım. Her yanını onarıp  yaşanır kıldığımız, allayıp pullayıp düşlerle cıvıl cıvıl yaptığımız, eski mahallenin boynu bükük duran o anılarla dolu  evin geniş bir ofise dönüşen odalarında ayak seslerini duymayı bekledim günlerce. Yorulduğunda biraz uzanmak için dinlenme odası olarak kullandığımız karanlık odada duran kanepe üzerindeki, evden getirdiğimiz, yastığı kokluyordum, mutfak dolabına koyduğumuz zeytinyağı şisesine, nane kavanozuna takılıyordu gözlerim. Bir türlü dokunamıyordum onlara, ellerinin izi silinir diye korkuyordum; pencere önüne attığım sandalyede yolunu gözlüyordum, kıvrak adımlarla sokağın başında belirmeni, camda beni görünce gülümsemeni bekliyordum.

Eylül sıkıntısıydı günlerdir beni boğan. Ağlayacak gibi, gerilen bir yaydan fırlayıp çok uzaklara süzülen bir ok gibi sıkıştırıyordu yüreğimi seni düşünmek. Balkona çıkıp gözlerimin erimindeki köylere dalıyordum, tarlalara, zeytin ağaçlarına, gökyüzüne, yollara düşüyordu hayalin. Gidip deli bir inatla dişimle tırnağımla çalışmak vardı kafamda; çapalamak, taş duvar örmek, odun bölmek, çalı kesmek, eskiden olduğu gibi yalınayak toprağa basmak özlemiyle tutuşuyordum. Sen yoktun, sönüyordu bütün tutkulu isteklerim, omuzlarım düşüyor, gücüm tükeniyordu. Biliyorum seni özlemek, seni düşünmek ve seni anlatmak boynumun borcu bundan sonra.
Ben ağlayınca serçeler uçar,
dünya küçülür gözümde..

Süreyya Berfe



31 Ağustos 2013 Cumartesi

98.Mektup






 "Hiç bir mektup artık ikna etmiyor beni hayata" 
(Didem Madak)

Can Yoldaşım,

Hüzünlü dizelerle avutmuştum kendimi. Yürüdüğün, dokunduğun, seslendiğin her şeyde seni duyumsamıştım. Çok yer değiştirip, hayatın yanıbaşında, bir kanadım kırık bekleyerek tüketirken zamanı ve pencereden baktığım sokak görüntüleri, insan yüzleri sürekli değişirken; hep aynı kalan birkaç eşyadan biriydi resmin. Kırık umutlar, gölgeli beklentilerin izini süren taşınmalarda, en önce o acılı günlerden kalma resmini asıyordum başucuma. Akşamüstü gezmesine çıkar gibi, pazara, fırına gider gibi yaşadığım büyük değişimlerin, gözükara adımlarımın desteğini senden alıyordum; cesaret veriyordun, destek oluyordun bana. Hiç korkmuyordum, eski günlerdeki gibi o fazla hesap kitap yapmadan, ileriyi geriyi düşünmeden aldığım kararlarda güvendiğim varlığını yine yanımda hissediyordum çünkü. Bakıyorum da bulutlarda gezmişim, uçurum kenarlarında gözüm kapalı yürümüşüm ( hani "Sevmek.../ yaşamın bizi sürüklediği uçurumun kıyısında tutunduğumuz / o incecik gelincik sapı" diyor ya ozan. Öyle bir duygu işte bu).

Ne zaman rüyamda görsem seni, değişiyor hayatım, güzel şeyler oluyor, sıkıntılarımdan kurtuluyorum, yeni çıkış yolları gösteriyor bana kendini, sanki o çok uzaklardan bakıp elini uzatıyorsun çaresiz günlerime. Uslanmak bilmeyen, deli ruhum oradan oraya savrulurken tutuyorsun beni her sendeleyişimde. Üstüm başım dökülüyor, cam kırıkları batıyor her yanıma, şiddetli düşüşler yaşıyorum, dizlerim kanıyor, her yanım ağrıyor. Oturup yaralarımı sarıyorsun hiç bıkmadan. Ben yaramaz çocuklar gibi yeniden fırlıyorum hayata. Sana beğendirmek için kendimi, ip üstünde yürüyorum yeniden. Kızsan da, söylensen de artık bildim can yoldaşım: "yaralı ve yayan yürümektir yaşam".


Yitik adreslere benzer ölüm,
yanık otlar gibi.

Sen bu şiiri okurken,
ben belki başka bir şehirde ölüyorum...
Behçet Aysan


31 Temmuz 2013 Çarşamba

97. Mektup

Can Yoldaşım,

"Umudu kendi içinde gizli uzun bir yolculuğa çıktınız mı hiç sevdiğinizle? Bütün evrenin yalnızlığını, hayatın sesizliğini, dostlarınızın, akrabalarınızın kayıtsızlığını omuzlarınızda bütün ağırlığıyla duyup direndiniz mi alınyazınıza?
Sevdiğiniz, canınızın parçası; ellerini çekerken yaşamaktan, dudaklarını ıslatan bir damla su özlemiyle ruhunu ve bedeninini uğurlarken, hiç gözünüz karardı mı? Defalarca yanından geçtiğiniz, gözucuyla bakıp o an'ın sizdeki meşguliyetlerine dalıp unutuverdiğiniz yol kıyısındaki ağaçlar, zeytinlikler, tütün tarlaları, bağlar, mezarlıklar, benzin istasyonları şimdi içinizi burkup o acı anıları yeniden diriltiyor mu zihninizde?
Hep belleğinize çakılmış bir çivi gibi karşınızda duruyor mu hala, kollarınızda can veren kardeşinizin yüzündeki hüzünlü gülümsemesi? Bir hastanenin acil servis koridoruna bile ulaşamadan yarı yolda tükenen o yitik ömür çizgisi yüreğinize cam kırıkları gibi batarken, gözyaşlarınızı bir yaz akşamı ılıklığına doğru savura savura, can yoldaşınızın tabutuna sıkı sıkı sarılıp hiç bitmesini istemediğiniz bir eve dönüş yolculuğu yaşadınız mı? Bir gül kokusu duydunuz mu hiç; yanıbaşınızda uzanana cansız bedenin , size gülümseyen canınızın öbür yarısı ruhundan buram buram yükselen ve ona son bir şeyler söylemek, sıkı sıkıya sarılmak için çığlık çığlığa ismini haykırdınız mı?
İçinden geçtiğiniz kent ışıklarının soluk aydınlığında, arabanın  açık arka kapısından girip sevdiğinizin o beyaz, o ipek saçlarını dalgalandıran rüzgara söylediniz mi, geceye, yıldızlara, kuşlara söylediniz mi zamanı durdurmak istediğinizi? Sadece birkaç saat öncesine geri dönüp onunla doyasıya konuşmayı; neyiniz varsa verecek, neyiniz varsa ömrünüzden size adanmış, paylaşmayı dilediniz mi? Sadece bir fırsat daha isteyip hiç denemediğiniz, yapmayı akıl edemediğiniz, onu geri döndürecek her şeyi yapmak için umutsuzca yalvardınız mı?"           (Okan Copkıran)

Düşünmekten bile korktuğum, uykularımı kaçıran, aklıma geldikçe hüngür hüngür ağlatan o kaçınılmaz gerçekle yüz yüze gelişimin yıldönümü yarın: 1 Ağustos 2007. Onca zaman, onca özlem yüklü yıldan sonra hala izini sürüyorum Can Yoldaşım. Ana kucağından ayrı düşmüş bir bebek umarsızlığında, yapraklarını dökmüş ağaçların boynu büküklüğünde yazıyorum sana. Hep yanımdaymışsın gibi seviyorum seni, hiç gitmemiş hep varsın gibi sabahları bekliyorum gecenin bir yarısı uyanıp. Baharları bekliyorum savaşmak için seninle omuz omuza.

Günün birinde çıkıp geliyorum sana...


30 Haziran 2013 Pazar

96.Mektup




Herkesin; bir umudu vardır,
Bir savaşı, kaybedişi, acısı, yalnızlığı ve çokça hüznü!
Çünkü, herkesin bir gideni vardır.
İçinde bir türlü uğurlayamadığı.

Turgut Uyar

27 Mayıs 2013 Pazartesi

95.Mektup


Bardaktan boşanırcasına
Bir yağmurdur bizim için yaşamak

(Afşar Timuçin)





Can Yoldaşım,

Yıllar sonra ilk kez oluyor, nisan ayında yazamadım sana. Mart ayı mektubunda annemin resmini koymuşum, elinde bastonu yorgun bir şekilde yansımış görüntüsü. Yağmurlardan bağ budaması gecikmiş, mart sonuna kalmıştık. Resmini çektiğim ve budamaya başladığımız o hafta sonunun ardından annem çok hastalandı. Önce geçebilecek bir enfeksiyon olduğu düşüncesine kapılıp dinlenmesi için onu ikna ettik. Yatıyordu, solunumu güçleşmişti, zaman zaman fenalık hissi ile gelen ataklar geçiriyordu. Sonraki hafta sonu ben yalnız gittim bağa. Aklım ondaydı. Can havliyle budadım bağları. Az bir şey kalmıştı bitmesine, ablam annemin durumunun daha da ağırlaştığını haber verince, apar topar döndüm. 

Akşam ambulansla hastanenin acil servisine götürdük. Bilinci yerinde değildi, yürüyemiyordu. Doktor yaşını sorup şöyle bir baktıktan sonra, “yaş seksendört, düşkünlük hali” dedi. Oysa annemim 3-4 gün önceki halini bilmeden yargıda bulunuyordu. Biz diretince, şekerli su içeren serum bağlayıp kan tahlili istedi. Bizi dinlemiyor, anlatmaya çalıştığımız hastalık belirtilerini göz ardı ediyordu. 45 dakika sonra tahlil sonuçlarını alınca, doktor değişti, serumları çıkarttı. Annemin kan şekeri 465 dolaylarında seyrediyordu ve ona şekerli su veriyordu doktor. Hemen insülin verdiler. Yarım saat sonra annem kendine geldi, “ilk kez gülüyorum” dedi gözlerimize bakarak. Gece bir kez daha ölçüldü kan şekeri, “bu durum beni aşar, daha fazla insülin vermek sakıncalı olabilir, yarın dahiliye servisinde tepeden tırnağa bir kontrol yaptırın” diyerek bizi yine derdimizle baş başa bıraktı doktor. Kendindeydi eve geldiğimizde, ama sabah yine fenalaştı, bir an kaybettiğimiz sandık, sonra topladı kendini ve yeniden hastaneye gittik.
O servisten bu servise sürüklediler annemi, kan tahlilleri, filmler akşama değin sürdü. “Artık dayanamayacağım, eve gidelim oğlum” derken gözlerine baktım, her şeyi kabullenmiş, sadece gitmek istiyordu. Başımı öne eğdim, çaresizdim. Dahiliye uzmanı enfeksiyona bağlı bir şeker yükselmesi olduğunu söyledi. “Yatıralım mı?” diye sordu. Bu soruya verebileceğim ağır, sert, öfke dolu, acılı bir yanıtım vardı aslında, ama sadece “yatıralım” sözü çıktı ağzımdan. Gece şekeri 595 seviyesine çıkınca yoğun bakıma alındı. Sabah yoğun bakımdan çıkarıp odasına getirdiler. Konuşamıyordu, yürüyemiyordu, akşam gülen gözleri donuklaşmış, boş boş bakıyordu. Beş gün kaldı hastanede, birkaç kez durumu ciddileşti, tam iyiye gidiyor derken yeniden başa döndü, kötüleşti sağlığı. Şeker ve enfeksiyon kontrol altına alınmıştı, doktor böyle diyordu ve biz buna inanmak zorundaydık. Yaklaşık bir ay daha yattı annem evde. Ben de yanında kaldım hep. Yavaş yavaş kendine geldi, yürümeye başladı, konuşması düzeldi, sancıları azaldı ve yeniden yemek yapmaya başladı. Dün bağa geldi, henüz bitiremediğimiz evin balkonundan bizi izledi, yüzüm gülmeye başladı benim de.
Hastaneye yatarken “beni iyileştirin, torunlarımı seveceğim daha” demişti. Şimdi saçlarını okşuyor Toprak’ın, Deniz’in minik ellerini öpüyor. Mart ayında dayanıp güç almaya çalıştığı değneğiyle bağa bakışı çok dokunmuştu bana. Elimde olmadan o bakışların resmini koymuştum. İçime mi doğmuştu bu acılı günler, yoksa o mu sezmişti kendini bekleyen hastalığı? Sevgisinin önüne katıp gün gün büyüttüğü gücü, direnci ve azmiyle yeniden döndü aramıza. Ana sevgisi, senden bir yadigardı bana kalan. Hiç eksilmeden büyüttü kendini, kök saldı, gelişti. 

Artık onun iyileştiği haberini mutlulukla verebiliyorum sana. Hoş geldin güzel annem.

31 Mart 2013 Pazar

94. Mektup



Can Yoldaşım,

Yağmurlar seni hiç getirmedi. Kokunu, sesini, senden kalan ve unutmadığımız neyin varsa, birini bile önüne katıp yüzümüzü güldürmedi. Boynumuz bükük ve hüzünlü bir hafta sonu ziyareti gibi bağ budamaya gittiğimizde, ablamla yüz yüze geldiğimiz o tek ve kaçamadığımız gerçeği düşündüm hep: hiç bir şeyin tadı yoktu, sadece sana ve senle geçen günlerimize sahip çıkmak için çabalıyorduk. Eski günlerin neşesi yoktu üzerimizde, çıkıp gelecek ve  "ne bu hal?" diye kaşlarını çatarak bize çıkışacakmışsın gibi telaşla çalışıyorduk. Tam 1.5 günlük bir işimizin kaldığı hesabını yaparken, eve döndüğümüzde yarın için aldığımız kuvvetli yağış beklentisi haberi ile tasarılarımız suya düştü. 

Bilmem nasıl çıkarız düzlüğe, sana verdiğimiz sözleri nasıl tutar, nasıl güldürürüz yüzünü, tedirgin yüreğini nasıl rahatlatır, huzura erdiririz?

Seni öpsem, gülse bir halk..
Yoksulluk utansa verdiği acılardan,
Kırılsa her türlü korkunun kanadı.

Seni öpsem, silinse alın çizgilerinden gam,
Yürek kuytularından akşam.
Bir sonsuz yağmur yağsa,
Aşkın kardeş bulutlarından,
Aynı mutlulukla ıslansa dünya..
Ayrılığa kapanmasa kapılar
Odalar üzgün durmasa..

Seni öpsem, buğulanmasa gözlerin,
Gülse yaz günleri gibi, insanların gölgeli yüzleri.
Kar yağmasa dar yoluna,
Kardeşimi koynunda saklamış dağların.
Çıkıp gelse alanlardan,
Anılardan, duvarlardan,
O gencecik ermişler..
Işısa yeniden annelerin yüreği,
Çocuklar çoğalsa sevinçten,
Çözülse babaların kaşlarındaki bulut..

Seni öpsem, boğulsa açtığı acının çukurunda
Yüzü kışlar kadar soğuk o bilinçli kötülük..
Arınsa ömrümüzün kiri, kederi..
Donup kalmasa dudaklarımda 
Bir suç gibi öpüşün bencilliği andıran o buruk tadı
Mutluluk dokunmasa çoğul yanıma.

Seni öpsem ve dünya kurulsa yeniden
Sevgi kadar yumuşak, zengin ve ak..

Şükrü Erbaş








Blog Arşivi