30 Ocak 2010 Cumartesi

55. Mektup

(...)

adını nereye kazısam
konuşur o kabuk
gözyaşıdır tomurur
ıpılık
çarçabuk

belleğim alıp götürür sonsuza seni
en büyük denizde
görünürsün
bembeyaz bir yelkenli gibi

sevgi kılıç kuşanmaz
peki, neyle deşer yüreği?

(Hüseyin Yurttaş / Sevgi Kılıç Kuşanmaz)

Can Yoldaşım,

Bir biçimde geçiyor yaşam, insanın kendini kaptırdığı bu deli akışın burgaçlarında eriyip gidiyor zaman. Kişi çizgisinde yürüdüğü yazgının kollarında meydan okuyarak tüketirken ömrünü, bulduğu kestirme yolların, gizli geçitlerin, ışığın ve aydınlığın önünde eğiyor başını, tepeden tırnağa yenilenip soluğunu tazeliyor ilkyazların kapı eşiğinde.. Ayazın, karanlığın, kara kışın yol ayrımında seninle omuz omuza verip yeni başlangıçlar için kurduğumuz o küçük, alçakgönüllü, ıssız yuvadan taşındım dün. Omuzunda taşıdığın kerestelerle ahşap döşemelerini onardığın, duvarlarını kazıyıp yeni bir ruh kazandırdığın iki katlı evin zemininde geçen yılların ardından, iş yaşantım başka bir adreste bana bıraktığın güzel anılarla birlikte sürmeye çalışacak..Sana ilişkin güzel kokuların, insancıllığın, içtenliğin ve kardeşliğin sindiği duvarlardan süzülüp soluğumuza karıştığı o zor zamanları tükettiğimiz evin odaları boşalıverdi, terkedildiği sessizliğin içine gömülüp suskunluğu kuşandı birden. Yitik adreslerin belirteci solgun perdelerdir, hiçliği arkasında gizleyen; biz seninle hep karda kışta taşındık, kırgın umutlardan ayrılıp yeni düşlere doğru kanat çırptık. Fırtınayı izleyen yağmurların ardından, sessizce geceye biriken kar tanelerinin sabrına benzerdi direncimiz, hastalıklı bir çocuğu büyütür gibi yokluğun ortasında, cıvıl cıvıl renklerine sarılıp da uyurduk yaşamın.
"Benim umudum var!" demiştin. Üzerime geliyordu her şey ve herkes, kara görüyordum dünyayı, içimde bırakıp gitme isteği bütün benliğimi tutuşturup yakıp yıkıyordu ömrümü. Yönümü değiştirdin, başıboş bırakmadın deneyimsiz günlerini gençliğimin, kırık yanlarını onardın. Bereketli topraklara benzeyen yüreğinin sıcağında aydınlık günlerin tohumlarını saçtın. "Benim umudum var!" demiştin; umudunun kollarındayım, baharın tazelik kokan yeşil sularındayım, yağmurlarla beslendim, ellerini tutuyor sevdalı ömrüm. Bir göç yolundayım, fırtına ve yağmurlar kattı beni önüne, sessiz yağan kara dönüşüp karşıcı geldi bana yaşam adına her ne varsa. Üşümedim ve korkmadım; aklımın erdiği, yüreğimin sevdiği bir yoldayım. Bıraktığın izlere basarak yürüyorum, sesinin erimindeyim can yoldaşım, özleminin şafağında...



25 Aralık 2009 Cuma

54.Mektup


Ne denli çok benziyordun, adını aldığın, bizdeki o hiç dinmeyen acısını bölüştüğün güzel insana. Abimizi yitirdiğimizde, içine düştüğümüz boşluğun, zifiri karanlığın, kimsesizliğin, yalnızlığın tam ortasına doğru çırpmıştın o minicik, o çocuk, o yavru kanatlarını. Mavi gövden, sevimli sevimli bakan gözlerin, küçücük yüreğinin kocaman sıcağıyla acılarımızı kucaklayıp yeniden gülmeyi, ayakta durmayı, direnmeyi, yaşamayı öğretmiştin bize. Her yere gittik seninle, bağları budarken, asmaları ilaçlarken, üzüm keserken,pekmez yaparken yanımızda durup aile olmanın, birlikte yaşamanın, güçlüklere göğüs germenin mutluluğunu yaşattın şu kısacık kuş gibi ömrünle. Aslında garip değil mi, yakın bildiğimiz nice insandan daha içten ve hesapsız kitapsız kucaklaman kimsesizliğimizi? Seni 1.Ağustos.2007'de yitirdiğimiz kardeşimiz denli sevip güzelliğine bağlanırken yokluğun korkuturdu bizi. Gitmek için erken değil miydi? Kokunu, sesini, minik gözlerini, sevgi dolu yüreğini bizden alıp başka diyarlara kanat açmak sana da zor gelmedi mi hiç?
Haydi ona doğru uç güzel kuşumuz. Soğuk bir kış sabahı tıklat abimin güzel ruhunun penceresini. Bizi anlat; onu nasıl sevdiğimizi, hiç unutamadığımızı, çok özlediğimizi, her yerde ve her şeyde onu görüp andığımızı. Omzuna konup yanaklarına mavi tüylerini sür ki öpüşlerimizi duyumsasın; gözyaşlarımızı tutsun gaganda taşıyıp avuçlarına bıraktığın... Tıpkı onu sever gibi sevip özlemimizi giderdiğimiz sende, o da bizi görüp sevsin ve iyi baksın sana.
Haydi özgürlüğe uç güzel kuşumuz, seni biz kadar sevmezdi kimse ve ağlamazdı ardından. Bize baktığın o uzaklardan yine kucakla acılarımızı ve gülümsemeyi öğret, her şeye karşın, ardında bıraktığın kırgın ömrümüze.


Can Yoldaşım,

Bugün senin adını verip sen gibi sevdiğimiz sevgili kuşumuzu yitirdik.

21 Aralık 2009 Pazartesi

53.Mektup


Seni söz konusu etmeyelim. Senin doğan ayrı,
dile sığmaz.
Senin bambaşka kıldığın masayı
süsler öteki çiçekler, biraz.

Seni korlar sıradan bir masaya,-
her şey işte değişti:
belki sözler aynı sözler ama,
bir melek söylemekte şarkıyı sanki.

(Rainer Maria Rilke / Güller / XVI)

Can Yoldaşım,

Unutulup sonra yeniden anımsananların, kişinin usunda kalmış, ama artık o eski yerlerinde bulunamayanların hüznünü yaşamıştır çok kişi. Çocukluğumdan bu yana yaşamın ve zamanın orta yerine attığım ilgi ve merak ağlarına dolanıp kurgusunu yaptığım öykülerin içine yerleştirdiğim kimi insanların izini yitirirdim bir gün. Ummadığım anlarda karşıma çıkar, kendime sakladığım belli belirsiz bir sevincin kaynağı olurlardı, yabancı bakışlarının hiç bilmediği varlığımı şöyle bir süzüp unuturlardı beni, kırık dökük yaşamlarının bendeki öneminin ayırdına varamadan.

Her sabah çöpleri karıştıran, kağıtları, kartonları, cam şişeleri sırtındaki çuvala atan ihtiyar adama, sıcak bir yaz ikindisinde birahanenin bahçesinde otururken rastlardım aylar sonra. O çakırkeyif haliyle ve yorgun bedeninin tutsağı olmuş boş gözlerle bakardı yarını belirsiz ömrüne.

Kış soğuğunda, çevre kasabanın yol ağzında araba bekleyen gündelikçilerin arasında, ilerlemiş yaşının bütün acıları yüzünden okunan kadının gözlerini unutamazdım hiç. Zeytin toplama zamanı geldiğinde, soğuktan kıpkırmızı olmuş zayıf yüzü, çakır gözleri ve yaralı elleriyle hep aklıma düşer, yaşam üzerine iç burkan öykülerin odağına yerleştirirdim belleğime kazınmış o bir anlık görüntüsünü. Sonra kentin kişilik değiştirip yoksullaştığı, kimsesizleştiği, yalnızlaştığı, varlığı konusunda çelişkiye düşüp kendini yitirdiği, köy kokan ıssızlarında karşılaşırdım onunla; sırtına olanca ağırlığıyla yüklediği çalı, çırpı ve odunların amansız baskısının iki büklüm yaptığı belini biraz doğrulttuğunda gözlerinden bilirdim zamanın bir yerinden kopup gelen acının zavallı imgesini.

Yazsonu serinliğinin yollara, sokaklara ve geceye düşüp elleri cebinde yürümeyi dayattığı geçmiş günlerin bendeki buruk bir yansıması olmuştur hep yazlık sinemalar. Adlarına denk düşen mevsim usul usul sonbahara dönmeye başladığında daha çekici olurlardı sanki. Belki pılı pırtısını toplayan bir yolcunun kanıksadığı ayrılık anlarına benziyordu bu zamanları ve son bir kez daha görüp öpülmek istenen sevgilinin hatırda hep kalan güzelliği gibi yer ediyordu bellekte. Sinemanın yazlık bahçesine doğru açılan koridorun loşluğunda yürürken duvarlara asılmış afişlere takılırdı bakışlarım. Resimlerdeki yüzler ve isimlerde soluyordu ilk gençliğim, ömrünün olgunluğa doğru ilerleyen orta yaş abiliği dönemlerinde savruluyordu ipek saçların, derinlerinde bir yerlerdeki umudu ışıl ışıl saçan,kara gözlerinin içi gelecek korkularından uzak bir anın mutluluğuyla gülüyordu. Mustafa Balbay'ın bir yazısında karşılaştığım sözleri doğruluyordu geçmişin senle geçen günlerini: “Kesintisiz bir yaşam sürer gibi....”

Uzun zamandır bir kitabı elime alıp bir solukta bitirdiğim olmamıştı.

Kesintisiz bir yaşam sürer gibi....

Yaşamı kesintiye uğratan ayrılıklar, ölümler, acılar, hapislikler, hastalıklar bir gün mutlaka yüzleşeceğimiz gerçekler olsa da isyan etmeden, gözyaşı dökmeden ve hep sevdiğimiz birilerini özlemeden onları kabullenmek zor can yoldaşım. Şimdi geriye dönüp baktığımda, o sidik kokulu sinema koridorunun iki yanında yükselen duvarların da bir dili olduğunu çok iyi anlıyorum. Yaşadığımız günlere ilişkin kesintiye uğramamış bir geçmiş zaman akışının resimlerinde Kara Çadırın Kızı adının çağrıştırdığı, dokunup geçtiği, usulca omuzuma dokunup anımsattığı bir şeyler vardı; belki bir zaman sonra yitip gidecek olan duyguların, değerlerin acısı çökmüş gibi bakan İbrahim Tatlıses ile Perihan Savaş'ın uzak bilinmezlere kilitlenmiş gözlerinde okunuyordu: Bir gün sessizce gidecektin yanımdan, ellerinin sıcağında büyüttüğüm çocuk düşlerimle kalacaktım bir başıma; içinde olduğun, yüreğininin değdiği, ellerinin biçimlendirip gözünün sevdalandığı her şey seni özletecekti; seni arayacaktım her ayrıntıda, sözde, gülüşte ve gözyaşında; yokluğunla büyüyecektim, içimde boynunu bükmüş duran senle yaşlanacaktım; yere göğe sığdıramadığım, tanımlayamadığım o sınırsız sevginle yenecektim korkuları ve hep o yazsonu akşamlarının serinliğinde yatan hüzün mevsiminde tüketecektim zamanı. Sana benzeyen insanların acıklı öykülerinde bulacaktım üretken ömrünü, onların yaratıcılığıyla avunacaktım alçakgönüllü, sessiz sedasız bıraktığın güzelliklerin özlemini derinlerimde duyup için için ağlarken.

Düşlerin sınır tanımazlığını anlatır, sevdasını yaşayan deli yüreğin mucizesidir hüzünlü yaşam öyküsüne sığan, tıpkı kısa bir film tadında:


Senle bayıla bayıla, hayranlıkla izlediğimiz Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminin yönetmeniydi Ahmet Uluçay. Filmlerinin gösterildiği festivaller dışında (Kütahya'nın Tavşanlı İlçesine bağlı Tepecik) köyünden hiç çıkmayan yönetmen öldü. Beyin tümörü nedeniyle uzun yıllar boyunca verdiği savaşı yitiren, hastalığının acımasız kollarında yaşam ışıklarını söndürüp kendini o sonsuz uykunun kollarına bırakan bu güzel insan; düşleri gerçekleştirme yolunda yerin ve zamanın değil, delice bir tutku ve sevgiyle emek vermenin, yaratmanın, üretmenin önemli olduğunu kısa ve alçakgönüllü yaşamına kazıdığı eserleriyle kanıtlayarak geçip gidiyor bu dünyadan.Işıl Özgentürk'ün 6 Aralık tarihli yazısına aktardığı sözleri sanatının ipuçlarını veriyor, çocukluğunun ışık oyunlarıyla düşlerini kanatlandırdığını anlatıyor:

Elektrik geldi her şey bozuldu. Elektrik bütün gölgeleri, gizli köşeleri, karanlığın içindeki ışığın büyüsünü yok etti. Oysa kandillerin, mumların yandığı zamanlarda her şey daha farklıydı. Bir masal gibiydi her şey... Ben o günlerde dokuz yaşındaydım, mescitten dışarı çıkmazdım. Çünkü mescitin içinde kandiller yanardı. Kandil ışığında mihraptaki eski Türkçe yazılar sanki gökyüzüne fırlarlardı. Başkaldırırlardı. İşte ben bunu hiç bir zaman unutamam. Ne zaman bir film yapmak düşüncesi aklıma gelir, çocukluğumun ışık oyunlarını anımsarım ve onları her seferinde başka bir düş için yeniden kullanırım.

24 Kasım 2009 Salı

52. Mektup

Parmaklarında Kırık Harf İzleri

Sarılır uyur incecik bir yağmura gecenin üstünü örttüğü sokak,
gelir, usul kanatlarıyla küçük, beyaz bir peri,
fısıldar ilk dizeyi.

Parmaklarında kırık harf izleri,
kırk çölü aştın, kırk dağı bıraktın da geride, sınandın,
seni görmezden gelen bakışlardan geçip, vardın
olmayan şehre.

Ah! sana sevmeyi öğreten hayat,
esirgese de senden sevgiyi
saçları okşanmamış çocukluğunda oynuyor
içindeki çocuk. Bak!

Çıkıp yürüsen yanında yalnızlığın şimdi
-yüzünde içini örten bir gülümsemeyle, öyle,-
hikâyesi olmayan kadınlar çekiştirir durur eteklerini.

Ruhundaki köleyi özgür kıldın,
yettin kendine
parmaklarında kırık harf izleri.

Sarılır uyur incecik bir yağmura gecenin üstünü örttüğü sokak,
gelir, usul kanatlarıyla küçük, beyaz bir peri,
fısıldar ilk dizeyi.

Oya Uysal

Can Yoldaşım,

Günsonu yorgunluklarının üşütüp bir sıtmalı gibi bütün bedenini sarsarak titrettiği akşam alacalarından bilir seni, üzerine uzandığın tahta divan. Küçücük penceresinden dünyaya baktığın ihtiyar bağ damının kireç kokan duvarlarını soluyarak sabahlara vardın, tarhana çorbası kokan akşamların pususunda yatan. Son gidişimizde sen varmışsın gibi silip süpürdük küçük odayı. Yeniden yunup yıkandı divan örtüleri, şeker çuvalından bozma pencere perdeleri ve bütün bir geçmiş; kaynağını sende bulup hep çoğalarak akan bir ırmak gibi yaşamın kıyısından geçen. Yokluğunu sildik, özlemini havalandırdık serin bir eylül esintisinin önüne katıp, gözyaşımızda büyüttüğümüz yoksul bir çocuktu düşlerin; avucumuzda ısıttık onun o kimsesiz ellerini.

Kimi yerler onlara en çok yakışanlarla güzelleşir, viraneliğinden, ıssızlığından sıyrılıp ışıl ışıl parlar bilenlerinin gözünde. Hep anılan ve özlenen bir ayrıcalığın öznesi olur saklı durduğu gönüllerin bağrında. Belki gülüşün gizlenmiştir çınar dallarının kuytusuna, güneş yanığı yüzün güz yangınlarının sararıp soldurduğu yaprakların arasında arar sesini; oysa alabildiğine yalnızlıktır günü karartan, geceyi üşüten. Öyle dokunaklı bir yüzle bekler ayak seslerini dinleyen yol, kış soğuğunu besleyen tepeler ve toprak: Acıyı ve umudu, düşü ve gerçeği koynunda yatıran.(24.Kasım ve Öğretmenler Günü. Hala seni soran öğrencilerinin olması hem sevindirici, hem de hüzün verici).

Ve artık sana ithaf edilmiş bir şiire benzemektedir, senden gayrısını yanına koyamadığımız kimsesiz bağı yüreğimizin: Ruhunun sessiz gölgesi dolanır içinde, yapraklara dokunur, salkımları okşar, çıplak ayakları umudunun gözlerini kısarak bakar yaz güneşini pışpışlayan göğün mavi derinliklerine;sırtüstü uzanıp yatmıştır sevincin, saçlarını okşayan zamanın kollarında uyuklar. Yeşillerin arasına dönen mavi kanatları yelkenin, ana kucağında büyütülmüş çocuk duruluğunda suları çıkarırken gün yüzüne, aslında sana benzemektedir köklerine can verdiği tohum. Hala soluk alıp verir elinin değdiği, gözünün sevdiği, aklının bir köşesinde, yüreğinin canevinde gizlediğin göçmen kuşları ömrünün. Uzatsak elimizi uçup giderler sana doğru, bakıp kalırız parmaklıklar arasından; hiç bilemeyiz hangisinin özgürlük olduğunu, yaşamak mı özleminin müebbet hapsinde, yitip gitmek mi bilinmezliğin çekici kıldığı sonsuz bir iklimde?

Zaman yaşamın yargıcı mıdır, önünde yığılan dava dosyalarını okuyamadığı için duruşma tarihlerini hep ileri atan? Günler tek başına oynayan bir çocuğun düşgücü zenginliğiyle savrulup dururken ve kendi arkadaşlarını yontup ağaç dallarından, kapı önünden daha öteye gidemeyen yalnızlığına galip gelirken, hüzün mavileri giyer karanlığa inat ve gıyabında çıkarılmış bir tutuklama kararına benzer yokluğun. Kimbilir kaç yerinden bıçaklanıp yol kenarına boylu boyunca uzatılmış yaralı bir yüreğin faili gibi duran imzasız notlar rüzgara iliştirilmiş durur öylece: Can Yoldaşım, yalnız ömrümün bayram sevinci, yüreğimdeki toprak kokusu, yaz yağmuru gözümün, özümün aydınlık bilgesi ellerini öpmeye geleceğim; çiçek çiçek koksun sesin bana dünyayı anlatsın. Sana ağlayacağım bulut bulut, avut beni...(25.Kasım ve yarın bayram arifesi).

Karanfiller serptim toprağına. Ansızın uçup gelen beyaz bir kelebek karanfil yaprağına kondu. Başına o büyülü kırmızılığa gömüp özünü baharla doldururken, kanatlarını açıp kapıyordu. Biliyorum o beyaz kelebek sendin can yoldaşım. (26 Kasım. Yarın bayram)..

Bayramın kutlu olsun kardeşim, ellerini öpüyorum ve seni çok seviyorum...(Bugün bayram).


22 Ekim 2009 Perşembe

51.Mektup

......
yağmurlar vardı, hepsini yağdım
ne beklenen gelendi ne gelen beklenendi
devrildim sabrın tehditkar kabzasıyla
uygarlık yarım kaldı dedim, ey zerdüşt
ve yarım barbarlık da
ikisi de caymadı...
gökyüzü soldu
avuçlarımda gencecik bulutlar öldü
ardımdan sürüyerek getirdim kendi ölümü
alın dijital dünyanıza kadavra yaparsınız
içimde yarım kalmış bir orman
içimde yanmış kalmış bir orman...

kan bile terkederken damarını, zamanlar an'larını
her aşk kendi masalını...

dedim, yapraklar mı terk eder ağaçlarını
yoksa ağaçlar mı yapraklarını?

dedim, kimse konuşmayacak mı artık
susuşlarını?
kimse...kimse toplamayacak mı çığlıklarını?

(Yılmaz Odabaşı / Münzevi)


Can Yoldaşım,

Sevdiğin mevsimdeyim, içimde hapsolmuş yağmur sevinci duruyor öylece, demir parmaklıkları kavramış hüznümün elleri, çılgın renklerin dansını izliyor gözlerim. Kaç zamandır tutuklusuyum yalnızlığın, sözümü yitirdim, sesimi arıyorum boynu bükük bağların ıssızlarında, satırlarım ıslanıp silindi yazdığım ne varsa yaşama ilişkin. Sevdiğin mevsimdeyim, okuduğun soluk sayfalarında kitapların, yürüdüğün yolların tozundayım, gözlerinin erimindeyim, tütün sakızlı ellerinin sıcağında, yüreğinin kapı eşiğindeyim.Yanıma gel, hiç yoktun bu denli acımasız, hiç özletmedin kendini umarsızca ve aratmadın köşe bucak bu denli. Ne olur gel, anlamını sende bulsun yoksul ömrüm, sözüm ve özüm doğrularınla bilensin; içimdeki çiçeklerini büyüt mutluluğun, yoksa gölgelenir sevincim, umudum ağlar.
Sevdiğin mevsimdeyim, gelmezsen hiç yağmur yağmaz, kurur toprak, yaprak düşer, dal kırılır, gövde çürür, yanar kavrulur dünyam. Elimi tutmazsan gücüm tükenir, yalanın ve riyanın ortasında yenilirim yokluğuna. Sevdiğin mevsimdeyim, nereye istersen oraya geleceğim, çağır beni..

......
üç teli kırk tel oldu
coştu gönül sazımız

seni yücelteceğiz
koruyup sonsuza dek

ey güzel sevgilimiz

geçse de binlerce yıl
seni hep seveceğiz

(Yaşar Miraç / İstanbul)

18 Eylül 2009 Cuma

50.Mektup


toprağa değen su dokununca anlatır
elinde kalan mektubu, durula

gözlerini sakındığın yarına
çiçek sandığın kadar açacaktır

sorma mektubun huyu böyle, yoksa
kim benzetir harfleri, toprağa değen suya

ben benzetiyorum işte, bir de elini
dokununca mektubun ruhuma

(Zafer Ekin Karabay / Çiçek)

Can Yoldaşım,

Ne denli söz versem de, emin değildim kendimden. Oysa içinde sürüklendiğim zamanın kuytularında; insana özgü zayıf ve duyarlıktan yoksun, sorumsuz yaşam akışının güçlü burgaçlarında seyreden ürkünç yalnızlığın kollarında yönümü yitirmeden hep seni duyumsadım ben. Birlikte yürüdüğümüz yollar, sokaklar, evler değişse de; soluduğumuz hava, algıladığımız yaşam renkleri zamanın girdabında yitip başka bir dünyanın ucu bucağı belirsiz derinlerinde yeniden doğsa da; gördüklerimiz, duyduklarımız, duyumsayıp bölüştüklerimiz gün gibi batıp mevsim sonu boynu büküklüğündeki çiçekler gibi solsa da gülüşünle düşünüyorum, hüznünle nefes alıyor; emanet ettiğin yaşam düşlerinle yatıp kalkıyorum. Ellerim sana benziyor gün geçtikçe daha yaralı, gözlerim daha utangaç, sesim kısık, yüreğim ezik ve özlemin yine dağ gibi görkemli, ulaşılmaz yükseklikte ve çok yakınımda. Seninle bir ucundan tutup çekiştirdiğimiz, orasından burasından didikleyip kıyıda köşede kalmış küçük mutluluklarını kovaladığımız, taze bir çayın ilk yudumu gibi tadını ağız boşluğumuza hapsettiğimiz, son sigaranın ilk nefesi gibi içimize çektiğimiz yaşamın keşfedilmeye değer ayrıntılarından ne denli ırak kaldığımı düşündüğümde anladım o gerçeği: Senden sonra bir yanım eksik kalmış hep.

Bayramların çocuk yanı vardır. Çünkü coşkusunu özel ve özgün ayrıntılarında gizleyen, içsel hesaplardan, beklentilerden ırak, saf kişiliklerin yaşayabileceği tatları içerirler. Geçmişi özleyen, yaşamını her noktasında sorgulayıp özünü, insancıl yanlarını korumaya çalışan, ince duyarlıkların dünyasında gezinen yalnızların değerini daha çok bildiği günlerdir. Akşamları küçük keyiflerimiz için uğrak noktası yaptığımız bakkal dükkanının dağınık tezgahı üstünde mabel sakızını görünce gözlerin ışıldamıştı ilkin. Çölde vaha bulmuş bir gezgin mutluluğuyla coşkuya kapılmış, sevincinden deliye dönmüştün. çocukluğunun artık çok ıssızlarında bıraktığın bu küçük anısı, yıllar sonra yaşadığın zamanın ve uzamın bütün kaygılarından, korkularından, karanlığından, belirsizliğinden çekip almıştı seni. Sonra bir hüzün bulutu gelip kapamıştı güneşini, geçmişin düşleri ve umutları önümüzü aydınlatamayacak denli uzaktaydı;acılarımızı saramazdı onlar, yaralarımızı iyileştiremezler, dertlerimizin çaresi olamazlardı. Ama o gün gözünde biriken yaş ben olmalıydım; yanağından yuvarlana yuvarlana akan acının yollarda ışıyan, ağaç dallarından, çiçek yapraklarından usul usul süzülen ıslaklığı ben olmalıydım; sonra toprağa düşmeliydim kar beyazı günlere boyansın diye yüreğin, yemyeşil baharlara uyansın diye umudun. O bayram arifesinde gözündeki yaş ben olmalıydım, çocuk yüreğindeki bayram sevinci hüzünle buğulanmasın diye.

Toprağın ellerine benziyor verimli ve üretken. Gözlerine benziyor toprağın aydınlık ve sevgi dolu. Toprağın sesin gibi içimi burkuyor, ve yüreğine benziyor toprağın yalnız, suskun, alçakgönüllü, boynu bükük ama dirençli. Toprağın sana benziyor, tertemiz. Bayramın kutlu olsun can yoldaşım, onu sen diye öpeceğim ve sen gibi sarılacağım.

Sesim gelip sonbahara dayandı
o mu çaldı kapımı ben miydim ona giden

bir deniz anılarını yazıyor
mürekkep balıklarının kanıyla
çınarların dizlerinde ince sızılar
düşünüyor-yanıt versem mi rüzgara

ben nisan konuğuyum eylüle şimdi
üşüyor sıcaklarım usulca

asmalarda gözlerim kalmış
karda üzüm içmişim, aşklarda şarap
zincirli kollarımla kırmızıya tutunarak
şimdi soruyor renklere sarmaşıklar
beyazın haberi var mı yaprakların morundan

beyaz, doğumla ölüm arasında geçen zaman
her şeyin kendisini silerek
yarattığı yeni baştan

......

(Arife Kalender / Eylül)

28 Ağustos 2009 Cuma

49.Mektup


Bineğin küfeleri
Sürünür ılgınlara
Sağlıklı yüzü terli
Babam Urla'dan döner

Gökler üç aydır mavi
Yeşil badem altında
Kuyu taşında anam
Elinde kova güler

Güzel bellek varsın ya
Urla yine bahçe bağ
Bütün sevdiklerim sağ
Kim dedi ki öldüler

(Necati Cumalı / Urlalı' lar / Kuleli Bağ)

Can Yoldaşım,

Kendi annemiz gibi sevip benimsediğimiz, her acı günümüzde tatlı dili ve güleryüzüyle yanıbaşımızda bulduğumuz 'Hayriye Hanım Teyzeyi' de yitirdik bugün. O güzelim adının harflerini yuta yuvarlaya 'Hayram Teyze' ye dönüştürdüğümüz eski mahallemizin sevecen komşusu, güzel insan, küçük bedenini alıp bir kuş gibi uçup gitti aramızdan. Yüzünün aydınlığı, yumuşacık sesi ve içinden akıttığı sevgiyle her gün görüp dualarıyla büyüdüğümüz, elini saygıyla öptüğümüz ve hayırla andığımız; yaşamın acılarını, dünyanın boşunalığını çekici kılan insanlardan biriydi o. Çünkü böylesi kişilikleri görüp tanıdıkça bağlanıyor insan yaşama, iyiliklere inanıyor, adalete güveniyor. Geçip giden zamana direnen iki evin sahipleriydik. Tek katlı, bahçeli evlerin hüzünlü vedalarının yaşandığı 'yap-sat'çıların altın devri hükmünü sürerken; iki adımlık kapı eşiklerinde parayla pulla satın alınamayan dostluğun, gönül bağının, yaşam ortaklığının bölüşümlerini sunardık birbirlerimize. Akasyaların gölgesi koyulanıp yazsonu serinliği çöktüğünde, sulanıp daha da serinletilen sardunya kokulu ikindi çaylarının şekerine benzeyen komşu muhabbetlerinin tatlı öznesi olarak kalmış hep aklımda. Düşkırıklıkları, yokluklar, acılar içinde bile analık bilincini, özverisini yitirmemiş 'Hayram Teyze'nin manevi evlatlarıydık biz. Onun toprağında büyüdük, serpildik, sonra ayrı düştük. Ama her sıkıntıda bizi buldu, sırtımızı sıvazlayıp güç verdi. Sabah haberini aldığımda gözlerim dolarak yürüdüm yollarda, içine sabrını, metanetini, olgunluğunu sevecenliğini, direncini akıttığı yaşam ilgisizce akıp gidiyor gibiydi. Kolu kanadı kırılan iyi güçleri dünyanın gözyaşlarını tutamazken, duyarsızlığın ve saygısızlığın gulyabanileri gülüyordu.

Ne garip her ayrılık bana seni anımsatıyor, her güzel insanın yitişi bir kez daha öksüz bırakıyor duygularımı. Hangi duyarlığın kovuğuna gizlenmiş, hangi acının koynunda yıllanıp olgunlaşmamaktadır iyiliklerin yalnız perileri? Yaşamın bir yerinde durup zamanın sesini dinlerler, uzaklardan ıslığını çalar hüzün, güçlü bir yel savurur düşlerini, alçakgönüllü sevinçlerini; o ışığı bulur yalnızlığını, dudaklarında başlayıp gözlerine doğru yayılan kırık gülümsemelerin.

Seni hiç zamanın kayıtsızlığına terketmedik can yoldaşım. Gittiğimiz yeni yerlerde de yaşayacaksın. Kokun, gülüşün, aydınlığın, yüreğin ve sesin gelecek bizimle. Düşlerin kaldığı yerden canlanıp ruhunun güzelliğiyle yaşam bulacak. Üzüntülerimizi, seni incitenleri, kolunu kanadını kıranları, aç ruhları, duyarsız yürekleri, acımasız anıları, cam kırıkları gibi ömrümüzün batan ve kanatan yıllarını terkettik. Geleceğin bir yerinde durup bekleyen aydınlıklara yürüyeceğiz, sıcak soluğun yanıbaşımızda, seni yarınlarda da seveceğiz.

01 Ağustos 2009 Cumartesi

48.Mektup


gidersen kim sular fesleğenleri
kuşlar nereye sığınır akşam olunca

(Ahmet Telli)

Can Yoldaşım,

Sevdiğini yitirdiğinde zaman duruyor. Dünya duruyor, ağaçlar, yollar, çiçekler, kuşlar, arabalar, insanlar olduğu yerde donup kalıyor. Bir başına kalıyorsun acınla birlikte. Günlerin hızla tükendiğini, üşüdüğünü, acıktığını, bir yanının ağrıdığını duymuyorsun bile. Yüreğindeki o garip sızıyla yaşamın eteklerine tutunmaya çalışıp sürükleniyorsun yalnızlığın önünde. Anlamıyor kimse seni, içinden gelip geçenleri, gözünde biriken yaşları, boğazında bir yumruk gibi düğümlenen acının burukluğunu, nasıl yanıp kavrulduğunu göremiyor kimse. Avuntu için aslında yaşamının hiçbir döneminde kalkışamayacağın zorluklara kendini atıp delice düşlerin ardından koşuyorsun,başarmaktan, hedefine ulaşmaktan çok o sızıyı unutmak için yerden yere vuruyorsun aklını, bilincini ve duygularını. Ama belleğin sadık bir dost özverisiyle esir alıyor seni, o sızıyı unutup acısını geçiştiremiyorsun ve asla eskisi gibi olamıyorsun. Gülüşlerin gözlerinde biriken yaş gibi dökülürken yüzünden, sesin gücünü ansızın yitirip, titreyerek adını hecelerken özlemeyi öğreniyorsun gerçekten. Çünkü özlemek sevmenin yol arkadaşıdır, onu sırtına bindirip yelelerini savurarak kanatlandıran rüzgardan atıdır; susuzluğun, kuraklığın orta yerinde büyütüp, ellerinden tutar köklerinin.

Değiştim, kazandım ve yitirdim, boyun eğdim, öldüm ve yeniden doğdum: ama yokluğunu kabullenmiyorum can yoldaşım. Eğer zaman geçtiyse, ben ayırdına varamadan, o onulmaz acının tarihi sadece dündür, daha ırak değil: 1.Ağustos.2007... Daha da ötelere gidemez benden; sesin ve yaralı gülüşün, nasırlı ellerin ve gül kokun, kardeşliğin ve bağlılığın, umudun ve sevincin. Bugün çiçeklerim sana gülerek gelecek, başucunda sen gibi kokacaklar, yüzünün aydınlığı yansıyacak toprağında, ellerini öpeceğiz, sevdiğimizi, özlediğimizi söyleyeceğiz. Ben ağlayacağım...

-Çok düşünüyorsun?

-Ölümü düşünüyorum abi. Seni, annemi, babamı, ablamı bir gün yitirebileceğim düşüncesi beni çok korkutuyor.

-Ölüm doğanın bir gerçeği kardeşim. Değiştiremeyiz,ama korkmak yerine sevdiklerinle birlikte olduğun her anın tadını çıkarmaya, sindire sindire yaşamaya çalış...

(Çok küçüktüm, bana ölümü anlattın o gün...)

22 Temmuz 2009 Çarşamba

47.Mektup


Gece kısa gün uzun
İşte ben gidiyorum
Sonsuz bir zamansızlıkta

Hayat uzun ölüm kısa

Yağmurum içimde saklı
Kim toprak olabilir ona
İşte ben gidiyorum

Sonum yakın menzil ırak

Kandilimi rüzgar söndürmüş
Sabahın fitili varsa
Gece macera artık

İşte ben gidiyorum
Alnım gizli bir ayazma..

(Ahmet Erhan / Deniz, Unutma Adını / Ayazma)

Can Yoldaşım,

Yaşam akışının önümüzde kıvrıla kıvrıla akan zenginlikleri, sürprizleri, mucizeleri bizleri şaşırtıp yön değiştirmeye zorladığında sessizliği yeğledin hep. Boynunu büküp bir kenara çekildin, mutluluğumuzu gölgelemeden, sevincimizi karartmadan, umudumuzu söndürmeden acıtacağını bildiğin gerçeklere alıştıra alıştıra hazırladın deneyimsiz zamanlarını genç ömrümüzün. Bir adım gerimizde durup biz o yanılgıların dönüm noktasında duran "alemlerin" kapı eşiğinde beklerken kollarını açtın, her an düşmeye hazır, kağıttan kalelerini canla başla savunmak için, heyecanlı ruhlarımızın. Her gidişimiz senden, ya da her kopuşumuz duyarlı yanından belli belirsiz yalnızlıklara savurdu sessizliğini. İçine akıttın hüznünü; burukluğunu, umarsızlığını sadece kendin bildiğin demi az çay kıvamındaki mutluluklarınla oyalanırken, nasırlı yüreğinin endişesi sigara dumanından kısılan gözlerine yansırdı. Sevmenin sendeki tanımı buydu sevgili kardeşim; seni hep terkettiğimiz, boynu bükük, yaralı bıraktığımız yolların ayrım noktasında bizi beklerken bulduk. Hiç kırılmadan öperdin yürek yaralarımızı, sarıp sarmalar, yeniden diriltirdin yaşamın derinliklerinde vurgun yemiş gibi duran cansız ruhlarımızı. Ama o sancılı zamanların izi gibi duran çizgilerde okunuyor şimdi, gülüşlerimde gizlenen burukluk.


Seni hiç bu denli çok istememiştim yanımda. Onca sıkıntıdan, yokluktan, acıdan, umutsuzluktan, endişeden sonra sırtına alıp dağ dağ, yol yol, köşe bucak taşıdığın kimsesizliğim mutlu bir günde istedi can yoldaşlığını. Hep dikenleri avuçladın benim uğruma, ellerini kanattın, yüreğini savurup ruhunu, geleceğini üşüttün. Azıcık gülmeliydi gözlerin, boynuma sarılıp alnımdan öpmeliydin. Ruhun ve özverili yüreğin yanımızda olsa da, kokunu bir yerlerden duysam da sesinle bütünleşen yüzünü görmeli, ellerinin sıcaklığını duyumsamalıydım. O gecenin resminde bir yeri yurdu olmalıydı gülüşünün, hiç dinmeyen bir sızı gibi yaşadığımız mutluluğumuzu kutlamalıydın. Satırlara dökülür yaşları gözümün, seni unuttuğumu düşündüysen. İncindiysen yüzümden gelip geçenleri oku, özlemini anlatır; çiçek çiçek açan, renk renk kokup tohum tohum toprağa düşen. Attığım her adım, aldığım soluk, gördüğüm dünya, yaşadığım her an bana seni anımsatırken selamını gönder, gülüşlerim sana benzesin.

Onları görünce seni gördüm. Her birinde ayrı bir sen yaşıyordu. Yiğitlikleri, duyarlıkları, özverileri, hakettikleri ile değil haketmedikleriyle bezenen yaşam öyküleri, salt bu yüzden yücelip, gitgide zavallılaşan toplumsal yapımızın tepkisizliğini sarsarak son bulurken, yüreklerinin sihirli dokunuşlarıyla büyüttükleri çiçeklerin boynu bükük kalıyordu. O çiçekler yüzünü hep güneşin aydınlığına döndürecek, toprağına sımsıkı sarılıp derinlere kök salacak. Üzerlerindeki emeğin sahiplerini hiç unutmayacaklar.


I.Pencerede gördüm, çiçeklerin arasından veda ediyordu el sallayarak. Yine de hiç küsmemiş gibidir, verdiği yapayalnız direnişe tepkisiz bakan ülkesinin suskunluğuna.


Yüzündeki buruk gülümseme anlatıyordu her şeyi aslında. Yaşamı boyunca savaşını verdiği değerlerin toplumunda, uğradığı haksızlıkların utancını kimlerin taşıması gerektiğini biliyordu çünkü. Türkan Saylan yiğit savaşımının terkisine bindirdiği ve “Ergenekon” suç örgütü ile ilişkilendirilen suçlamalara bağlı olarak gelişen sürecin ağır yükü ile yaşadı aramızda bir süre. Onuru ve çok soylu duruşuyla karşısında duran “gulyabani” gücün üstesinden gelip yapılanlara gülüp geçti. Bir anlamda ölerek yanıtladı kişiliğini, üretkenliğini, emeğini ve bu ülke insanına kazandırdıklarını bir kalemde silip atan anlayışın suçlamalarını. Ülkesini garip bir suskunluğun ortasında koyup giderken, belleği zayıp toplumsal yapımızın bilincinde yiğitliği ve direnişi hemen unutulmaya yüz tuttu.


Sindiremiyorum bir türlü ölümün kucağındayken bu güzel, bu “aşk mektubu yazıp, aşk mektubu almış” kadına yapılanları. Kimse üstlenmiyor olsa bile, yaşamı ve ölümünün üzerinde izleri duran utancın sahipleri aramızda durup yitip giden zamanın ve unutuşun kanatlarına sığınıyorlar. Ne yazık ki bir utancın sahibi olmak denli acıdır, o utanca sessiz kalmak ve belki de ona ortak olmaktır tepkisizlik. Ertuğrul Özkök bir ağıt gibi sıralamış iç sızılarını “Kasamdaki Aşk Mektupları” adını verdiği yazısında:

Çünkü bu olayda, içinde vicdan denen şeyin zerresi kalmış her insana dokunan bir şey var.
Kimine, bütün hayatını toplumsal yardımlaşmaya vermiş bir kadına yapılan muamele dokundu.
Kimine, hayatı için mücadele eden bir kadına, kan verilirken yapılan muamele dokundu.
Kimine, hayatını Cumhuriyet nesilleri yetiştirmek için harcamış bir zamane "Çalıkuşu Feride"sine yapılan hoyratlık dokundu.
Bana ise o sözler:
"İnşallah aşk mektuplarımı da almamışlardır" şakası.

II.En tehlikeli kanser türünü anlatır, yaşanılan insani değerler yozlaşmasının ortasında, usul usul nasıl tükendiğimizi belgeler.



Can Dündar'ın yazısı da, yukarıdaki satırların dokusuna sinmiş tepkisizliğe, suskunluğa ve umarsızlığa ilişkin acılı bir dokunuş gibi akıyor insan yüreğinin derinlerine doğru. Uludağ Üniversitesi Rektörü ve Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran'a yönelik uygulamaları konu olan yazıda, olup bitene karşı içine düşülen bireysel ve toplumsal travmanın kökenindeki gerçek araştırılıp kesin tanı konuluyor : "vicdan kanseri"..


Uludağ Üniversitesi Rektörü, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran ve eşi Merih Yurtkuran’a yapılanlara bakınca, bu ülkenin yargı ve yönetimine “habis vicdan kanseri” teşhisi koyabiliyoruz.
Tedavisi çok zor bir kanser türü bu...
Üstelik metastaz yapmış, medyaya da sıçramış, bir kısmında vicdan dokularını tamamen öldürmüş durumda...
Öyle ki çoğu, olayın kendisini görmeyip Adalet Bakanlığı'nın yalanlamasını haberleştirebildiler.
Ya üniversitenin, rektörün yetiştirdiği doktorların, öğrencilerinin, onun yerini alan rektörün suskunluğuna ne demeli?..
Vicdan kanseri, oraya da mı sıçradı?

III.Düşsel bir gerçekliğin resmidir; gülümsetir ama inandırıcı gelmez, çünkü insanı insan yapan ve özgün kılan kendi içinde yaşadığı zamandır.


Şarlo ve Gwen Stefanie'nin aynı resim karesindeki kompozisyonlarına baktığında ayrıksı bir şeyler görüyor insan. Atmosfer yitik zamanların hüznüyle gölgelenip Şarlo'nun meydan okuyan sanatıyla ölümsüzleşirken, popüler kültürün sarışın güzeli boşluğa, belki de uzaklara bakıyor. Hoş bir fantezi olarak gülümseten bu kare, bütün zarafetini ve duygusallığını altı çizilmeye çalışılan "imkansız aşk" temasından değil o "siyah beyaz" yılların masumiyetinden alıyor:


Saflığın ve güzelliğin
Büyük zamanı....

(Edip Cansever / Ürperti / Kirli Ağustos)

25 Haziran 2009 Perşembe

46. Mektup


Öyle yalnızım ki
Haritalara bakıyorum hep
Ve hep adını bile bilmediğim
Adalara, uzak denizlerdeki

İçimde, bırakıp bir gün her şeyi

Çekip gitme isteği

Uzak kıyıları özlüyorum
Uzak nehirleri
Yüreğimde tuhaf bir duygunun
Hiç kalkmayan sisi:
Sanki bir yerlerde

Beni bekliyor birileri.

(İsmail Uyaroğlu / Öyle Yalnızım Ki / Bir Demet Diken)

Can Yoldaşım,

Söyleyecek bir sözüm yok bugün. İnsansız, kimsesiz, sadece seninle olmak istiyorum.

Parklara gidiyorum, sokaklarda geziyorum
Akıyor üstümden ağaçların, güneşin
Kuşların, çocukların sesi
Ama bu kalabalığın ve ışığın
Ortasında bile içimde

Gecenin ürkütücü sessizliği

29 Mayıs 2009 Cuma

45.Mektup




.......

Yokladığı yerdeyim, söyleyemem kuşkuysa serpilen
ben değilim, kendimi yendim, kimbilir ne zaman
geçerim akıllarından bir daha suyun ve rüzgarın

Bir söz diyeceksem, sesimle değil de, duruşumla,
sözüm doğaya olsun, dirilten yalnızlığına doğanın
anacaksa beni duruşumla ansın yolun sonunda

Yol durdu, ben durmadım, kendimi buldum,
ömrüm içine sığdı yürüyüp gidecek olanın
bir yürüyüş, yeniden başladı kısacık bir adımla

(Kemal Özer / Temmuz İçin Yaralı Semah - Yangın şiirleri / Yolun Sonu)


Can Yoldaşım,

Hiç belirti vermeyen bir hastalık gibi yakalandım yağmura.Kaçacak bir yerim, gizlenecek bir köşem yoktu o an. Kimsesiz bir kedi gibi ıslandım, tüylerim cılız bedenime yapıştı. Yaz havası güze döndü, gün ışığını yitirdi. Açan güneş ve dağılan bulutların ufkunda yolları gördüm, sonu sana varmak olan. Bekliyor olduğunu bilerek umudumun nirengi noktasında, sana yürüyeceğim. Tren yolları bana seni anımsatır. Sorgusuz sualsiz hüzünlerin yorgunu yüreğimle daldım resimlerin kuşandığı ucu bucağı olmayan yalnızlığa.

1.
Yaz yorgunu bir güz başlangıcına uzanır bu yol. Sonunda eylül telaşların yuvalanmıştır. İçinde çocuksu kıpırtılarla koşardın öğrencilerine. Bu resme benziyordu yüreğinde yaşattığın hiç tükenmeyen öğretme coşkusu. Sararıp solsa bile yaşamın bütün renkleri, keyif almasını bilerek, yaratmanın gururu ve üretmenin sevinciyle kucaklardın, teneffüs aralarında karlı dağların doruklarından buram buram yayılan memleket havası özlemiyle içine çektiğin bir nefes sigara gibi üzerine çöken acıyı, baskıyı, umutsuzluğu ve yılgınlığı.

2.
Terkedilmişlik duygusunu olanca şiddetiyle duyumsayarak yaşamanı anlatır sanki bu resim. Yine de onurlu bir direnişle tükettin alnındaki yazının hüküm günlerini. Hiç aklına korkuyu düşürmeden, sevgini gölgelemeden, emeğini kirletmeden özüne nakış nakış işledin, hint fakiri gibi çivili yataklarda yatmayı andıran yalnızlığın ısıran ve kanatan çilelerini. Bu resme benziyordu gülüşün, renklerin cıvlı cıvıl çağlayan, uyumlu akışıyla bezeli bir yol türküsü gibi.


3.
Bu resmin inanılmazlığını taşıyordun sen. Varlığına inanmakla inanmamak arasında gidip gelen bir masal tansığı gibi, umulmadık yerlerde ve zamanlarda elimizi tutup sevecenliğinin kucağında pışpışlıyordun korkularımızı. Boynu bükük güzelliğin yollarda açıyordu, gecenin karanlığında, uçurumların kenarında, fırtınanın kapı eşiğinde, karakışın ayazında kök bulup topraktan fışkırıyordu. Hiç bir güç kıyamıyordu dalını kırmaya, yaprağını koparmaya. Acının ve korkunun kucağında meydan okuyordun zamana.




28 Nisan 2009 Salı

44. Mektup


elden kaçırınca seni
yerleştirdim kendimi
derinlere, içime,
senin içine

sakin yerlerinde
varlığının
topraklar buldum
kök salmaya

bildiğim tek şey
ne kadar derinlerde, nerelerde
uzanıyorum
içinde

istersen
sökmeyi
bak gözlerimdeki
içtenliğe

gözlerim gösterecek sana
yüreğime giden yolu
seninkine de
keşfetmiş olacağım o zaman seni

(Shabbir Banoobhai / Elden Kaçırınca Seni)

Can Yoldaşım,

Hafif aralık kalmış kapıları yaşamın biraz umudun, biraz acının, biraz burukluğun, biraz da yalnızlığın esrik öykülerine açılır. Her kapının ardında bir bekleyen bulunmaz, uçsuz bucaksız bir kimsesizliğe uzanır eşikten adımını atıp içine girdiğin dünya. Bilmediğin yollarda, tanımadığın diyarlarda yabancı kalıp çaktığın bir kibrit alevinin aydınlığında tüketirsin ömrünün belirsizliklerini. Ama o gölge senin! Dışarıda durma,gir içeri. Ne biz değiştik, ne toprağın kokusu, ağaçların yeşili, göğün gözümüzü kısarak baktığımız aydınlığı, ne de yıldızların dost ışıltısı. Her şey bıraktığın gibi; çekingen adımlarının sesini dinliyor, gülüşünü bekliyor, derinlerde atan yüreğinin sıcağını özlüyor.

Bizden ayrı durduğun yaz günlerini anımsadı belleğim. Yemyeşil asma dallarının arasında, yaz güneşiyle ısınan toprağın çıplak göğsünde, bulutsuz göğün dingin maviliğinde, bağ damının verandasında, dere kıyısında bütün görkemiyle zamana kafa tutan çınar ağaçlarının, cevizlerin, badem ağacının, erik ve armut ağaçlarının serin gölgesinde, gül kokusu ve su sesinin erincinde gezinirdi sende saklı duran hiç yorulmak bilmeyen tutkusu yaşamın. Cuma ikindilerinde, köy minibüsü solgun renkleriyle gözlerinin erimine düşerdi yaşlı çınarın o koyu gölgesini hizaladığında. Umudumuzu, sevincimizi ve özlemimizi taşıyan minibüsü; köprünün üstünde, gülümseyen, yorgun yüzünle beklerdin. Sarılırdık yüzyıl gibi gelen ayrılığın özlemiyle. Hiç sızlanmadan yüklenirdin bütün eksik bıraktığımız sorumlulukların, görevlerin, beceriksizliklerin bohçasını. Odun ateşinde aldığı demin kokusunu unutamadığımız, tadını hiç bir mutluluğa değişemeyeceğimiz bir bardak çaya benzerdi abiliğin. Yıllar boyu yudum yudum içtik onu, yüreğimizdeki tazeliğini hiç yitirmedi.

Kimi kez düşlerimin yol çatında bekliyor o yaralı gülüşün. Ellerini duyumsuyorum saçlarımın dalgalı inadında. Sesini işitiyorum; yağmurları, yelleri, fırtınaları kucaklayıp içime doluyor. Zaman ağlıyor, günler durgun, yaşam garip bir biçimde suskun, eskiyip savrulan bütün dekorları ömrümüzün gizilgücünü sende bulup yeniden tazeleniyor. Her gün yeniden doğup ellerinde büyüyorum, yokluğunla olgunlaşıyor, başımı çevirdiğim her ayrıntıda seni bulup özümsemeyi öğreniyorum. Çocuk zamanları bilincimin seni düşündükçe ihtiyarlıyor, seni özledikçe iki büklüm oluyor hayat ve seni sevdikçe yeniden vurulup yerlere düşüyor ölüm ve acı da olsa öğreniyor kanadı kırık bir kuş gibi yaşamanın anlamını.

l.Acıyla yoğrulan yaşamın gözyaşlarını resimler Patrick Farrell: Haiti'de kasırgadan sonra yaşanan dramdır sergilediği.

2009 Pulitzer Ödüllerinde haber fotoğrafı ödülünü kazanan Patrick Farrel'in resimleri acıyla yoğrulan yaşamın gözyaşlarını deriyor. Simsiyah bir acı bu, insanoğlunun uygarlık yolunda aldığı mesafenin ne denli az olduğunu, doğanın yıkımları karşısında ne denli zavallı kaldığını resmediyor ve uzun uzun düşündürtüyor yaşamın adaletinin kimlerin elinde olduğunu:

Ölüyüm ben. /Üstelik de iyiyim. Daha soğuğum/bir felaketten- /bir yangından karda kışta./Yani ben, bir neden değil,/ sonucum son hesapta. (İvan Radoyev / Flüt)

2.Bir alıntı : Yaşananlar bu sözü anımsatır ama buna kim kafa yorar?



Gerek toplumsal yaşayışımızın, gerekse bireysel anlamda insanımızın kirlenişini görüp de M.S 1. yüzyılda yaşayan Latin hiciv ozanı Marcus Valerius Martialis'in okuyunca çok beğendiğim ve not ettiğim sözünü anmamak haksızlık olur. Günden güne beslendiğimiz kültürel kaynakların kirlendiğini, buna bağlı olarak da ruh halimizin nasıl bulandığını pek güzel anlatıyor:






O suyu kirletmeye kıçın yetmez. Kafanı daldır Zoilus, kafanı!...
3. İlkyazın resmi: adama şiir okutur bu.


Bulutlar adına söyledim onu sana
Deniz ağaçları adına söyledim
Dalgalar adına dallardaki kuşlar adına
Gürültü taşları adına
Sevişen eller adına söyledim
Bakan göz bakılan göz adına
Göğü bezeyen uyku adına
Puslu geceler adına
Yoldaki parmaklıklar adına söyledim
Ak alın açık pencere adına
Düşündüklerin konuştukların adına
Sonu gelmesin diye söyledim
Bu okşayışın bu güvenişin bu inanışın
Sonu gelmesin diye

(Paul Eluard / Adına)


30 Mart 2009 Pazartesi

43. Mektup

Can Yoldaşım,

Ben bir düş gördüm. Kapıları araladım, pencereleri açtım, perdeleri indirdim; çok uzak dünyaların bilinmezliğinde koştum. Sendeledim, düşeyazdım dikenlerin ortasında yalın ayak koşarken ömrüm. Yalanın dolanın ortasında açan tutkunun güllerini koklaya koklaya sarhoş oldum. Ellerim kanadı, içim acıdı, başını öne eğdi masumiyetimin çiçekleri; bir başka ben bakıyordu yüzüme dik dik, utandım.

Yanına geleceğim, bağışla beni. Sana sarılacağım, yeniden biçimlendir özümün hamurunu. Biraz susacağım, sen yine de dinle sessizliğe fısıldadığım sözlerimi. Yeter ki bekle bir yerlerinde yaşamın, nereye gitsen bulurum seni..


karanlık
günlerin
aydınlık
yüzlü dostu
seni, yapraklara
yazacağım

sarı
çınar
yapraklarına
seni
yazılmamış
kitaplara
seni
karanlıkta
anlam bulan
aydınlıkta
yitip gidecek
her şeye
seni.

(Behçet Aysan / Sesler ve Küller / Günler )

05 Mart 2009 Perşembe

42.Mektup

....

Kardeşim, şairi duydun mu?
Kalbini kıracak senin ve onaracak
şarkısının kederiyle.

Kardeşim, şairi gördün mü?
Bıktım usandım tozdan dumandan,

ve yol uzun, ve yaşlanıyorum.

Rama yolunda öleceğim,

kalbim onun şarkısıyla beşiğe yatırılmış.

(Sam Hamill / Rama'ya Giden Yol)

Can Yoldaşım,

I. Özür niyetine : Yazının satırlardaki suskunluğu seni incitir mi? Oysa içimden sular gibi kıvrıla kıvrıla akıyor özlemin.

Gecikmiş bir intihar mektubunun bütün sıkıntısını taşır gibi, günlerdir cebimde dolaştırıyordum yokluğuna yazdığım satırları. Her gece yatağımda düşünüp sana adamak üzere kurguladığım sevgi sözleriyle yamalı bir bohçaya dönen belleğim, boynuna inecek giyotinin keskin vuruşunu bekleyen umarsız bir hükümlü gibi sabah alacasında üzerine çöken unutuşun infazıyla gömülüyordu karanlığına. Kanatlanıp süzüle süzüle uçuyordu; durgun, bulutsuz, sıkıntılı, umutsuz bir telaşın maviliğinde.

Kimi kez de, yere dökülmüş yaprakları ağaç diplerinden toplayıp döndüre döndüre savuran bir yel kimliğine bürünen başıboş zamanların o uyduruk güncesindeki yazısız sayfalara saçılıyordu sözcüklerim, anlamını sende bulmasını istediğim. Ama soluyordu heceleri, gülüşün susturduğunda bütün sesleri.. Kanatları kopuyor, düşüyordu bulutların arasında uçuşan imgeleri, sırtına düşlerini bindirip gezdirdiğin, yitik göçmen kuşlarının.

Ama hepsi bitiyor: Mevsimler, yollar, ayrılıklar, iyi kitaplar, güzel şiirler ve yaşam...

II. Seni düşünürken : Küçük sevinçlerimizin günlüğüne notlarını düşer o titrek elyazısı,yılların törpüsünde örselenen ömrün.

Mevsimler ki, onlar yılkı atlarıdır zamanın, günlerin yelinde savrula savrula koşuyorlar dörtnala. Sağı solu belli olmayan, huysuz bir iklimin yağmurunda yürüyen yaşamın sıcak avuçlarını arıyor ilkyazın soğuktan üşümüş elleri. Ürperiyorum, sonucunu kestiremediğim meydan savaşlarının tam ortasına doğru yürürken. Vuruldukça, güç bularak doğruluyorum yeniden, kucağına düştüğüm toprağın derinlerindeki bir yerlerden. (Bugünlerde sana dönüşün heyecanıyla koşacağım yanına. Uyandırmaya geleceğim; geçmişin, düşlerin, toprağın, kış uykusundaki ağaçların yüreğinde duran bahar sevinçlerini ömrünün. Ellerini tutacağım, kokunu duyacağım, sesinde ışıyan güneşin rengi alacak gözümü ve seni yeniden keşfedeceğim)..

Yollar ki, uzaklıklarının ölçüsü bir cigara içimi yalnızlıktır. Bırakmış da olsan yıllar önce tütünü, kokusu sinmiştir yorgun yıllarının yordamına buram buram ve iki parmağın arasında duran hapis bir ömrün dumanı tüten sarışın hüznüdür, her nefeste içine çektiğin. (Yeniden sigaraya başlamadım. Bıraktığımız yerde duruyor, boynu bükük tövbesi dumanaltı yıllarımızın)...

Ayrılıklar ki, kendine yön bulmaya çalışan ruhların kimsesizliğini üşüten bir çöl fırtınasına tutulmasıdır gece vakti. Düşle gerçeğin ayrım çizgisinin keskin uçlarında dolanır, yitip gidenlerin ardında duran buruk acısı yüreğin. Garip olan bu kopuşları kabullendiğinde başlamasıdır, ayrılanların o büyük buluşmaya doğru koşan heyecanlı macerasının. (Yokluğuna inanmıyorum. Seni özleyerek seveceğim, özledikçe yokluğun bir düş olup varlığın varlığımda bulacak kendini)..

İllam meaesi partem animae tulit
Maturior vis, quid moror altera,
Nec charus aeque, nec superstes
İnteger? İlle dies utramque
Duxit ruinam.

(Horatius)

Mademki, vakitsiz bir ölüm seni,
ruhumun yarısı olan seni alıp
götürdü, yeryüzünde varlığımın
yarısından, en aziz parçasından
yoksun yaşamakta ne
anlam var? O gün ikimiz
birden öldük


İyi kitaplar ki, okyanus derinliklerinde gömülü batık gemi hazinelerinin lanetini taşır üzerinde. Açgözlü ruhlara göre değildir onların gizine varmak, tadını almak. Kimbilir hangi sayfada unuttun, çocuksu sevinçlerinle kuruttuğun yeşil yapraklarını gençliğinin? Kendini bıraktın bana, kimsesiz duran sayfalarda aradığım o hüzünlü ve boynu bükük gülümseyi alıp götürdün. (Yaşamın bana izin verdiği ölçüde okumaya çalışıyorum yine. Bıraktıklarını özenle koruyup düşünü kurduğun dünyayı yapılandırmaya çalışıyorum, özünde hep bir şeylerin eksikliğini duyacağımı bile bile)..

Güzel şiirler ki, bir ırmağın akışıdır dingin ve serin; bir kadının gülüşüdür esrik; zamanın ruhudur dalgın; gözlerin acısıdır geçmişin buğusuyla bakan ve neresinden okursan oku, hep aynı tadı veren, çocukluğun doyumsuz oyunlarına benzeyen.(Sevdiğin bütün ozanlar da seninle birlikte göçtü bu dünyadan. Okuduğum her dizede titreşen ölü ozanların sesleri seni bana anlatırken, güzel ruhun sardunyaların arasından penceremi tıklatır uçmayı yeni öğremiş bir kuşun heyecanıyla)..

Yaşam ki; boylu boyunca uzanmaktır mavi bir göğün altında, kendine ilişkin bütün susmaları koynuna almaktır, tutkulu bir öpüştür boşluğa uzanan ve alabildiğine doyumsuzluktur sevgisizliğin bozkırında yankısını bulan.

Bir ormanda kaybolmuşuz,
sen sımsıkı elimden tutuyorsun.
Birden yıldızların aydınlattığı
bir düzlüğe çıkıyoruz.

(Cevat Çapan)

04 Şubat 2009 Çarşamba

41.Mektup


Nerelerdesin şimdi?
Gözlerim uçakların izinde
Biri daha silindi gitti.

Dağlar ağarırken
Doğan günle
Sanırım geliyorsun.

Gece lacivert gökte
Yıldızdan yıldıza
Sek sek mi oynuyorsun?

(Necati Cumalı / Kuma Yazılı / Nerelerdesin Şimdi? )

Can Yoldaşım,

Bahar gittiğinde döneceğini bilirsin. Renklerin dönüşümü yeşilden sarıya, sarıdan beyaza doğru ufkunu boyarken, küçük dizelerini yollar günlerin gelecekte okunmayı bekleyen liriği. Sıcak güneşle gelen şubat, ilkyazı muştuladı. Uzak gibi gelen günlerin yeşil kokusunu anımsatıp yeniden uyanışın epik görüntülerinden derlenmiş bir fragmanla kendini anımsattı toprağın derinlerindeki devrimin gizilgücü.

Her şey sana benziyor; mevsimler, toprak, taşlar, ağaçlar, kuşlar, gökyüzü ve tepeden tırnağa maviye boyanmış dünya. Karlar altında kalan, yağmurlarla beslenen yokluğun, gün ışığıyla filizlenip zamanın kayıtsız akışında buluyor kendini. Yolları geçiyor, günleri eskitip yılların ötesinden uzatıyor elini. Uzanıp tutuyorum; yüzü senin yüzün, gözleri sen gibi ışıyor, sesi sesine akıyor. Sarılıyorum; sen kokuyor. Gözyaşı olup ıslanıyor önce bir ucundan tutunduğum yaşamın yanakları, sonra içten bir gülüşün özgürlüğünde kuruyor acı; toz olup dağılıyor, savruluyor, ırayıp gidiyor kendi girdabının derinliklerinde. O büyük kapının aralığından usulca yüzünü gösteren baharı öpüyorum sen diye:

.....
Ay kırmızı ağladı çocuk yüzümde
Uzandım göklere her akşamüstü
Ölüm takıldı ardıma genç ve usanmaz
Uçurdum küçük söz çanlarını
Yeşillikler yağdı avuçlarımdan

(Hüseyin Haydar / Kara Şarkılar /Nerelerden Geçtin - Unutalım Şimdi Bunları)

I.Eluano Englaro'yu anlatır : kendine ölecek bir yer arayan. Sorduklarında , eğer yanıtlayabilseydi, seçimi ne olurdu?

Öyküsü henüz 20 yaşındayken geçirdiği bir trafik kazasıyla dramatik bir boyut kazanmış. Tam 17 yıldır yaşam destek ünitesine bağlı olarak ve yapay yöntemle beslenerek yaşama tutunmaya çalışmış. Ona ilişkin iç burkan resimler yerine, zamana umutla ve sevinçle bakan gözlerinin ışıltısıyla renklenmiş bir resmini buraya koydum. Babası Beppino Englaro, kızının uyanıp yaşam destek ünitesine bağlı kalmaktan kurtulabilme şansının olmadığını öğrenince, ölümü seçebilme hakkını elde etmek için verdiği yasal mücadeleyi kazanmış; Eluana üç gün daha yaşam destek ünitesine bağlı kaldıktan sonra, son yolculuğu için ötanaziye başvurulacak.

Kimi kesimler bu uygulamaya karşı çıkıp protesto ederken, kimileri ise destekliyor. Genetikçi Luca Cavalli-Sforza La Repubblica'daki Ölüm Hakkı adlı yazısında yaptığı ilginç bir yorumla bu tartışmaya katılıyor:

Biz hayata gelirken kimse bize sormuyor, gitme konusunda neden özgür olmayalım?

Genetikçinin yargısı gereksiz buldum. Bildik bir doğa yasasını yineleyen ve duygusuz bir yaklaşım örneği gibi geldi bana. Aklın ve bilimin gerçekliğine körü körüne bağlılık, dogmatik düşüncelere olan sorgusuz-sualsiz bağlılıkla eşdeğer bir insanlık halinin yansımasıdır; çünkü her iki düşünce de insana ve insan yaşamına gösterilmesi gereken saygıyı içermiyor, sevgiden yoksun.

Genç kıza sorulsa olup bitenlere nasıl bir yanıt verirdi? Herşeye karşın sevdiklerinin sıcak dokunuşlarıyla bu dramatik savaşı sürdürmeyi mi tercih ederdi, yoksa kendisi için verilen "Ölüm Hakkı" savaşını kazanmayı dilerdi? Bir zamanlar sevgiyle bakan, sevinçle ışıldayan gözlerine, sonsuza uğurlanmadan önce, uzun uzun bakılıp dile getiremediği duyguları gömülü kaldıkları derinliklerden çıkarılmaya çalışılmalıydı. Yaşam destek ünitesine de bağlı olsa, Eluana'nın yüreği hala yaşam için atıyor çünkü...

II. Palyaçolar: en içten onlar ağlıyor.

Bazıları, kimi duyguları diğerlerinden daha güçlü bir biçimde yaşayıp daha belirgin bir biçimde yansıtırlar. Palyaçoların bu türden insanlar olduğuna inanırım ben. Oysa Toplumda saçma bulunan düşüncelerin, davranışların, giyim biçemlerinin sahipleri palyaçolukla suçlanır. Onların sirklerdeki abartılı oyunları herkesi güldürüp sempatiyle karşılandığı halde, adlarının sıfatlaşıp alay ve aşağılama aracına dönüşmesine öteden beri üzülmüşümdür. İçlerinde taşıdıkları gizli bir yara gibidir sanki; onların dış dünyadan ayrık olarak soluk alan, hafif gibi görünen kişilikleri için; düşünmenin, sevmenin, ağlamanın, acı çekmenin, direnmenin, umutlanmanın, düşkırıklığına uğramanın iç dünyalarının sınırlarını zorlayacak denli ciddi ve ağır yükler olduğunun düşünülmesi. Abartılı ve ayrıksı dünyanın şamatası içinde gamsız bir akışın salt etten ve kemikten ibaret sanılan sevimli insancıklarının hepimizden daha güzel ağladığının resmidir yandaki. Bakmasını bilip derinliğine inen için bu hüzünlü bakışlarda buram buram gözyaşı, sevi ve insan sıcağının kokusu vardır.

26 Ocak 2009 Pazartesi

40. Mektup

......

loş arastanın tenhalarında... yağmur geçti
dolu geçti kar geçti hülyamızı satardım
ne gibiydik ölümün buruşuk kadehinde
sanırlar bir çocuğun ruhundaki su gibiydik
o mahur kadehi... o masum suyu satardım
yaralardan koparılmış kabukların kurutulduğu
"sırf unutmak için, unutmak ey kış!"
büyük yalnızlığın sarı sayfalarını satardım

mavi misketlerin cam odalarında bir kelebeği

sularken ölüm... çocuk kovalarındaki ıslak kuma
gömdüğüm gözlerimi satardım

o tenha arastada
camsız kapısız dükkanda

(Cahit Ökmen / O Tenha Arastada)

Can Yoldaşım,

Geçmişe bakan gözlerindeki hüzünlü sorgu, yeni başlangıçları anlatırdı bana, yüreğinden ellerine akan emeğin düşlerime giren inancıyla yüklü olan. Yenilgileri zafere dönüştüren umut, sözlerinin ufkunda doğardı.

Yaktığın ateşin alevleri göğe yükselirken araladığın kapıların ardındaki ışığı arıyordum. Anladım, geçmek bilmeyen günlerin sıkıntısı, penceremin önünde birikip yıllara dönüyordu; yıllar bitimsiz bir sonbahara; sonbaharsa bir soru imine, içinden yaşamın geçtiği kırgın yazılarda yerli yersiz kullandığım.

Yalnızlığın düşsel kentinde suskunluğun rengindeydi zaman. Umudun imgesi güneşti, varlığının sağlaması yollardaki ayak izlerin, kısa ömrünün sorgusu belki de peşimi bir gölge gibi hiç bırakmayacak olan bu tanımsız eksiklik duygusuydu. İkimize ilişkin yarım kalan bir şeylerin kurgusu, adını aldığı o hain pusuydu. Kuralı, ilkesi, dürüstlüğü olmayan bir savaşı yitirdin sadece. Çocukların masum gülüşleri, güneşin sarı sıcağı, toprağın derinlerdeki direnci senin tarafındaydı hep. Yaralı, kırgın ama onurlu yüreğin yaşamın özündeki o sonsuz ruhu kazandı.

Can yoldaşım silbaştan seviyorum seni. Her başlangıçta yeni kodlarını okuyorum; genetiğinde yazılı küçük ama ince ayrıntıların, büyük duyarlıkların, eşi olmayan iyiliklerin, sevginle dokunmuş özverinin tarihinde. Ve hiç bir sevişim öncekilere benzemiyor:

Kendi yüreğini dinle. Yüreğin her şeyi bilir, çünkü Evrenin Ruhu'ndan gelmektedir. Ve bir gün oraya geri dönecektir.

(Paulo Coelho / Simyacı / Sayfa 132)

I.Bekir Coşkun'un topluma yönelttiği eleştiri oklarının sivriliği yakınmasındaki haklılığı gölgeler mi? Yazarın Uğur Mumcu serzenişini anlatır:

Bekir Coşkun, Uğur Mumcu'nun 16. ölüm yıldönümü nedeniyle yapılan söyleşide "Vurulan 'Uğur Mumcu'yu sizce 'halkı unuttu' mu ?" vurgusuyla başlayan bir soruya verdiği yanıtta sivri eleştiri oklarını topluma yöneltip haklı bir yakınmayı dillendiriyor:

"Hangi halk?..Kömürle-nohutla oyunu satan halk zaten ortada yoktur. Hiçbir zaman olmadı. Onlar bu ülkenin yüzde 40'ı mı, yüzde 50'si mi bilemem...onların yüzündendir çocukların erken ölümü, açlık, işsizlik, geri kalmışlık, eziklik... Onların olduğu bir ülke asla iflah olmaz ve tabi ki onlar Mustafa Kemal'i de unuturlar, Uğur Mumcu'yu da. Ben onlara "göbeğini kaşıyan adam" diyorum. Allah'tan toplumun bir başka kesimi var. Emeğiyle yaşayan, alın teri ile çocuklarını büyüten, mağrur, gururlu, tepkili...Onlar Uğur Mumcu'yu unutmadılar. Cinayetin aydınlanmamış olması ise, böyle bir toplumun tercihi ile gelen ve tıpkı kendisini getirenlere benzeyen iktidarlardır. Ve arada bir sızlayan bir yara gibidir bu...


Ancak haklılığını gölgeleyen en önemli ayrıntı; sözlerinde vurgusunu yaptığı keskin eleştirileri, bir köşesinde yazılarını yazdığı gazetenin genel tutumu ve anlayışıyla nasıl bağdaştırabildiği sorusuna veremediği karşılık olsa gerek. Her ramazan ayında dinsel içerikli promosyonun cılkını çıkaran, bilgilendirme, haber verme işlevini, olması gereken yansız bakış açısıyla vermekte çektiği sıkıntı yüzünden; yıllar yılı ayak seslerini duyduğumuz toplumu geren, ikiye bölen, muhafazakar ya da ılımlı maskesi altında örtülü gayesini gerçekleştirmeye çalışan iktidar anlayışının uygulamalarını görmezden gelerek savsaklayan 'medya'nın sorumluluğunu da sorgulamalıydı yazar. Çünkü profilini çizdiği 'göbeğini kaşıyan adam'ların çoğalıp toplumun her katmanında boy göstermesinin ardındaki temel gerçeklerden birisi de budur.

II.Bir alıntı, son günlerde sıkça gözüme ilişip yoruma gerek bırakmayan:

Nazi Almanyası'nda papaz Martin Niemöller'in günlüğünden :

"Önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı."

III. Aşkı anlatır, öznesi yükleminden ayrık ve insansız :

İnsanlık tarihine koşut bir seyir izleyen aşkın günümüzdeki hali, üzerine aldığı "hafif bir şeylerin" de etkisiyle olsa gerek, yüceliğinden ve şiirinden gittikçe ırayıp erişilmezliğini yitirmişe benziyor. "Fast food" yaşam biçiminin zamanı kovalayan hız tutkusu ile kendini belli eden ve ayak üstü giderilen yiyip içme gereksinimlerinin aşktaki yansıması, dünü ve bugünü bir arada yaşayan pek çok insan için hüzün verici oluyor galiba. Aşk çırılçıplak bir gerçekliğe soyunup duygulardan soyutlanmış bir kimlik çatışmasıyla ambalajlanarak üretim tarihi ve son kullanım tarihi kısıtlamalarıyla tüketime sunulan bir meta haline dönüştüğüne göre yüklemini öznesinden ayırmanın bir sakıncası yok. Ayışığında ve bir ağaç dalında iki kediciğin yaşadığı romantizmi bugün hangi insan yaşıyor?

Kedi kadının yanındaydı,
Kadın gecenin yanındaydı.

Kedi gitti geceye değdi,
Karardı,
Döndü kadına değdi.

Bir kadın portresi belirdi;
Elinde siyah bir gül vardı,
Kucağında kırmızı bir kedi.

(Özdemir Asaf / Yalnızlık Paylaşılmaz / Tablo)


08 Ocak 2009 Perşembe

39. Mektup


siz mi nehirsiniz, ben mi yoksa
ben miyim dökülen denize, siz mi
akıyorsunuz bana

susuzluğumu gidermeye çalışıyorken
gözden kaybolmanız niçin
siz gidermeye çalışıyorken, ben çıkıyorum
ya ortaya

(Shabbir Banoobhai / Gökyüzü / Siz mi Nehirsiniz, Ben mi Yoksa)


Can Yoldaşım,

İçin için ağlayarak bize baktığını biliyordum. Gözlerindeki dalgın gülümseyiş, ellerindeki telaş, sözlerindeki yorgun tını anlatırdı seni. Yüreğindeki kara kışın hüküm günlerinde, ilkyaz habercisi kır çiçeklerini kucağımıza bırakıp da gittin, hiç bilmedik hangi yangın yerine dönmüş kıraç toprağın koynunda büyütüp yalnızlığın zemherisinde nasıl yeşerttin. O kara günlerin zulasında duran ayrılık hançerinin keskin yüzünde ışıldayan acı; kaç kere inip kalktı sırtına da, bir aman demedin. Oysa aldığımız her soluk sana ağlardı, gördüğümüz her düşün sonunda, gelecek güzel günlerin umutlu imlerini arar, küçük avuçlarımızın arasında ısıtmaya çalışırdık direncinin kutsal ellerini. Adını bile bilmediğin bir ozanın, daha önce okumadığın dizelerini sanki kulağımıza fısıldayarak yaşadığın günlerin, üzerimizde bıraktığı tortu gerçekten "zamanın sesi" miydi:

ve ölümden söz etmeyeceğim asla
bir kayanın dibindeki siklamende
sürse de hayatınız

hep birlikte zamanın seslerini dinleyeceğiz.

(Metin Fındıkçı / Katran)


Yokluğuna nasıl inanırım, bakışlarımı çevirdiğim her pencerede bana doğru koşan yüzünün sevinci asılı dururken. Her yol ağzında beni bekliyor gibi duran sesin içimde yankılanırken seni nasıl unuturum. İlk aldığında herhangi bir sayfasını açıp burnuna götürerek uzun uzun kokladığın kitaplardan içine akıttığın kağıt kokusuna zamanın tozu hiç sinmedi. Hala çınarların, çamların, söğütlerin arasında salına salına akan dereler gibi çağıldıyor beni içinde büyüttüğün o satırlardaki insan sıcağı.

I.Çocukları anlatır, değişik bir coğrafyada yaşıyor olmanın bedelini hiç büyüyemeden öderler:

Gazze ya da Darfur ya da şimdi adını anımsayamayacağım bir başka dünya ülkesinin,(aslında yerin, zamanın bir önemi var mı?) üzerinde yükselen şiddet, yoksulluk ve acının bütün insanlığın gözünü yaşartıp soluk alamaz hale getiren; o sönmeyen yangınının tüten dumanları arasından hiç büyüyemeyen çocuklara ait cansız bedenler taşınıyor kucaklarda. Onlar eğreti sevinçlerini, alçakgönüllü umutlarını ve küçük mutluluklarını bir ucuna iliştikleri hepimizinkinden apayrı bir dünyada yaşıyor olma şanssızlığının bilincinde miydiler, bilmiyorum. Bir anda gelişip yayılan şiddetin pençesine düşen küçücük yüreklerinde taşıdıkları can, avuçlarımızda tuttuğumuz bir kuş umarsızlığıyla kısa ömürlerinin kara yazgısında çırpınıp durdu. Bir yerde gücü kesilip derin bir suskunluğun kollarına bıraktı kendini. Politik bir gözdağının kurbanlarıydılar, vahşetin kurşun askerleri bozup gitti yoksul çocukluklarının en tatlı oyunlarını. Yaşam kaldığı yerden sürmüyor ki, yıkıntılar arasında kaldı bu adaletsiz çağın en utanmaz yanı.

Bir çocuğun ağlayışı neye benzer ki! En iyi o gözyaşları anlatır, güçlüden yana işleyen düzenin acımasız çarklarını. Hep uzaktan bakıp içine giremediğimiz bir gölge oyununda onlar bilir korkuyu da, ölümü de, açlığı da.
Şiir /
Sığdırmaktır bir çocuğun alnına / Ne varsa dünyada hayata dair

(Abdülkadir Bulut)

Çocukların çiçek bakışlarında solmaktadır yaşamın bütün renkleri. Belki yeniden can bulur zamanın belleğindeki yıkık kentlerin hüzünlü silueti. Okullar, hastaneler, fabrikalar, yollar, köprüler yeniden işlemeye başlar bedelini çocukların ödediği büyüklere özgü bir yap-boz oyunun sanal platformunda. Ve içinde usul usul boğuldukları küresel bir terazinin hiç ağır basamayan kefesinde asılı durur, yaşadıkları coğrafyanın bütün tozu dumanı.

II. Yaşadıklarımız Ziya Paşa'nın o ünlü beytini anımsatır; bir garip gidişin dalgalarında sürüklenen düzenin sorgusunu kim yapar?

Kentin eski dönemlerindeki kalabalığını yitirip işlerliği, aranılırlığı gün gün azalan meydanına bakan lokantanın önündeki masaya oturmuş, yemek yiyen biri şişman ve esmer, diğer zayıfça iki adamın gözleri karşı kaldırımdaki berber dükkanının duvarına sırtını dayamış duran adamınkilerle kesiştiğinde, şişman ve esmer olan, gelen geçenin başını çevirip ona ve sözlerini yönelttiği adama bütün dikkatini vermesine yetecek bir tonda seslendi:

-İsmail! Karnın açsa gel.

İsmail zayıf bedenini dayadığı duvardan çekip doğruldu. Uzun bir zamandır bakışlarının kilitlenmesine karşın, aslında görmediği, hiç ayrımında bile olmadığı şişman ve esmer adamın teklifinin kendisine yapıldığını meydanda işi olup da eğleşenlerin anlamasını istemez bir edayla karşılık verdi:

-Sağol, sağol aç değilim.

Şişman ve esmer adam çiğneyip de henüz yutamadığı lokmaların ağzında yaptığı kalabalığın da etkisiyle olsa gerek, hırıltılı bir öksürük nöbetini andıran ısrarlı sözlerle yaptığı çağrının sonuç vermeyeceğini biliyor olmasının, esmer gülüşüne kattığı iticiliğin ayrımında değildi:

-Valla bak, açsan gel!

İlk bakışta bir inşaat işçisini andıran duruşu ve tavırlarıyla kendini ele veren İsmail, sağ elinin ayasını sol göğsünde duran yüreğine bir kaç kez bastırıp kaldırarak camiye doğru giden dar sokağa doğru yönlendirdi küçük ama ivecen adımlarını. Masada oturan iki adam onu çoktan unutmuş, gürültülü konuşmalarının odağına yerleştirdikleri havadan sudan konuların derinliğine dalıp gitmişlerdi.

"Karnın açsa, gel" çağrısı yapılan İsmail'in kişiliğinde somutlanan; yokluğu çekilen, insana özgü bütün gereksinimlerin hak sahiplerine sunum biçimindeki yaralayıcı yöntemdir. Yöntemin insan onurunu kıran yanı, var olan ülkesel koşulların dayattığı tek çözüm olarak gösterilmesidir. Ne yazık ki yardım ya da dayanışma kavramlarını sadece belirli bir kitlenin kapsama alanına sokup iktidar aracı haline dönüştürmenin ve başka bir seçeneği olmayan insanların istem özgürlüğünü elinden almanın dayanılmaz hafifliğini taşıyan siyasal düzenin eleştiriye olan tahammülsüzlüğü Ziya Paşa'nın o ünlü beytini anımsatıyor:

Kadı Ola davacı ve muhzir dahi şahit
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?

III. Öylesine bir metin, görüp beğendiğim bir resmin renklerinden aldığı esinle yazılır:

Resim George Bodine adlı sanatçının yapıtı. Bütün renk zenginliğini yağmurdan, geceden ve sokak ışıklarından alan resmin ilk görüşte etki alanına aldığı insan duygularının toplaşma yerinin adı yalnızlık olsa gerek. Şehir ışıklarının aydınlattığı yağmurlu gecede birbirine sokulup aynı şemsiye altında yürüyen iki insan değildir bu resimdeki özne. Arkalarında tek başına yürüyen biri vardır mutlaka.Gördüğü herşey ve herkes yalnızlığı duyumsatırken, yanından geçtiği evler, seslerini duyduğu insanlar, üzerinde yürüdüğü ıslak kaldırımlar ona bu zamanın ve kendine yabancı gelen kentin orta yerinde varlığını sorgulatır. Kimsesizliğinin acısını içgüdüsel bir tepkinin yönlendirdiği anlık bir karar ile dağıtma çalışır, önünde giden kadın ve erkeğin hemen yanından sürtünürcesine ve hızla geçerek adresi olmayan bir başka yöne doğru atar kendini. Belki de hızlı ve ivecen adımlarına bakıp da onun da gideceği bir yeri olduğunu sanmasını istemiştir, aslında kimsenin diğerlerinin ayırdında olmadığı, kimsenin kimseyi duymadığı, işitmediği ve görmediği bir dünyanın yansımasından öte bir anlamı olmayan o sokaktan gelip geçenlerin. Adını ve konusunu bile bilmediği bir filmin gerçeküstü görüntüleri arasında kendini yitirmek için bir sinemaya dalar tam orta yerinden; film tek başına yaşayan bir adamı anlatmaktadır....

22 Aralık 2008 Pazartesi

38. Mektup


Her acıdan bir çizgi
kalsa bile alnında,
bir gölge düşse bile
duyduğu kederden gözlerine,
eksilmez dudaklarından gülüşü.

(Kemal Özer / Araya Giren Görüntüler / İlerde Görecekler)

Can Yoldaşım,

Özdeş ilgi alanlarıyla, benzer ayrıntıların bütünlediği, aynı yürek çarpıntılarıyla yaşayan iki ayrı bedendik. İkimize de zor gelirdi ayrı kalmak, yaşamdan aldıklarımızı bölüşemeden. Görmeliydin, duymalıydın, tanımalıydın... hala ısınamadım bu sözlere. Deyim yerine uygun düştü mü bilmiyorum ama, doğrusu, yokluğunda boğazıma diziliyor yaşam lokma lokma. Hiç bir şey içime sinmiyor.

Aslında bizi sadece özlem dolu mektupların ayırdığı uzaklardan, önce "halini hatrını sual edip" sonra da ayrı geçen günlerimizin umudu, zeytin yeşili yolların, birbirine yabancı iki kentin ıssızlığında duran yalnızlığımıza taşıdığı buruk selamlarla çalmak isterdim hüznümüzün kilidi olmayan kapısını. O zaman sesimizi duyurur, direncimizi büyütürdük yakındaki bir geleceğin güzel düşlerini yakalamak için. Varlığımızı birbirimize duyumsatmanın sevinciyle avunurduk.

Oysa yokluğunun kurak geçen mevsimindeyim.Sen diye yağmurları sevdim.

I. Bir anne ve "hayatı bu kadar çok sevme anne!" diyen oğulu anlatır, pek çoğunun yaşadığı drama benzer:

Okuduğum yazının başlığıydı : "Hayatı bu kadar çok sevme Anne!".. Yazar Müjde Arslan, Susan Sontag'ın üçüncü kez ve tam 71 yaşında yakalandığı kanserle yaptığı savaşı, oğlu gazeteci ve uluslararası ilişkiler uzmanı David Rieff'in bir kitaba dönüştürmesini işlemiş. Yazara göre David Rieff'in bu girişiminin kökeninde "tüm hasta yakınları gibi onun için bir şey yapamıyor olmanın acısı ve iç huzursuzluğu" yatmaktadır. "Ölüm Denizinde Yüzmek" adındaki kitabın yazarı David Rieff'in annesi Susan Sontag'a hastalık günlerinde en çok söylemeyi istediği "hayatı bu kadar çok sevme anne!" sözüne gönderme yapan Müjde Arslan yazısını ilginç bir yargıyla bitiriyor : "Belki de ölüm, hayatı çok sevdiğimiz için vardır"..

Hayır Can Yoldaşım, ölümün hayatı çok sevdiğimiz için var olduğuna inanmıyorum ben. Yaşamın özünde pek çok bilinmezliği barındıran ikinci bir boyutudur ya da onu varlık alanına çıkaran gerçekliğin sonunda gelip dayandığı fiziksel bir sınırdır ölüm. Bu bağlamda yaşamı sevmek, ölüm duygusunu ya da korkusunu körüklemez, olsa olsa hafifletir onu.
Ölüm yürüyemez, soğuktur elleri ayakları
Geçer gider dünyanın üstünden, bugün var yarın yok

(Süreyya Berfe / Büyür senin Ölümün)

İnsanın karşısında; canından çok sevdiği bir yakını, yaşamının belki de en önemli parçası acılar içinde bedeninde bir tükenişe doğru giderken ;ona yardım edememek, umarsızca izlemekten başka seçeneği olmamak, o çok katı bulduğum sözleri söyleyebilmesinin ya da söylemek istemesinin hafifletici bir nedeni olabilir mi? (Sen iyi ki yaşamı sevdin. Yaşamı sevdikçe bizleri de sevdin tutkuyla. Bizleri sevdikçe, ruhunun her bir parçasını acılı yüreklerimize, hiç düşünmeden, emanet ettin. Hoyrat zamanların yelinde savurmadın güzel duygularını. Yaşamın her anında adaletin hiç şaşmaz terazisinde tartıp özverilerinle dengelediğin sözlerini, umutlarını, düşlerini ve gülüşlerini çiçek gibi yakalarımıza iliştirdin birer birer. Nereye gitsek kokusunu duyduk, o senle geçen güzel zamanların. Sen iyi ki yaşamı sevdin. Çünkü o yaşam ardında boynu bükük kalmış bir sevgili gibi özlüyor seni, ona olan bağlılığına hiç ihanet etmeden, anılarını yaşatıyor. Yetim bırakıp gittiğin zavallı bir çocuğa benzeyen yaşamı iyi ki sevdin. Onu biz büyütüyoruz şimdi.)...

(...)

Gözden kaçırılmaması gereken bir nokta, insan yüreğinde bir tek duygunun bile ölümü altedecek güçten yoksun olmadığıdır; dolayısıyla, ardında savaşı kazanabilmesine yardımcı olacak bunca dayanağı bulunan insan için ölüm hiç de korkulacak bir düşman değildir. Öç, ölümü yener; sevgi küçümser; onur özler; üzüntü koşa koşa gider ona; korku ise onu önceden benimser; üstelik tarihte okuduğumuza göre, imparator Ottho'nun kendi canına kıymasından sonra, duyguların en incesi olan acıma duygusu, bir çok kişiyi efendilerine bağlılıklarından dolayı ölüme yöneltmiş.

(Francis Bacon / Denemeler / II - Ölüm Üstüne)


II. Bir ozanın umutsuzluğunu anlatır, "şiir hayatın neresinde?" diye sorar:

Şiir uygarlık bilincinin merkez üssüdür. Çünkü insana ve yaşama ilişkin ayrıntılarda ; sevgiyle, aşkla, inançla, dirençle örülmüş bir duyarlığın gözle görülüp elle tutulamayan kurallarını yapılandırır. Ülke olarak özlemini çektiğimiz "insana verilen değer" kavramının içini boşaltıp ikiyüzlü bir toplum ahlakıyla bağdaştıran, kuşaktan kuşağa aktarılıp üzerinde titrenmesi gereken kültürel zenginlikleri savurganca eritip tüketen toplumsal yaşam yoksulluğumuzun sığ sularından okyanuslara açılabilmenin yoludur. Belki de hukukta, politikada ve iş yaşamında bireysel olarak özümüzle uzlaştırmayı başaramadığımız sorumluluk duygusunun geliştirilebilmesinde etkili bir araçtır. Ancak şiir "hayatımızın hiç bir yerinde" yok. Ozan Ataol Behramoğlu kırılan umudunu yazmış :

(...)

Bizimki gibi sonradan olma, öykünmeci, giderek tam sömürgeleşecek yarı sömürge ekonomilerde ise, başta insanın kendisi olmak üzere her şey tüketim metaıdır.

Şiir, doğası gereği, bu pisliğe uyum sağlayamaz...

Onun için de yaşamın dışına itilmiştir.

Kazıdığınızda ancak birkaç santim derinliği bulunduğunu, onun da birtakım sığ ve ordan buradan kopya edilmiş duygu ve düşünce kırıntılarından ibaret olduğunu göreceğiniz kişiliklere şiirin söyleyebileceği bir şey ne yazık ki yoktur...

Şiir ancak onu kabul etmeye hazırsanız size kendini açacaktır...

Yazı başlığını oluşturan sorunun yanıtı, şiirin bugün yaşadığımız hayatın hiçbir yerinde bulunmadığı, sürgünde olduğudur...

Bütünüyle eğitim sistemi, çok az istisnası ile yazılı-işitsel ve görsel medya ve yayıncılık sektörü, tüketim ekonomisinin buyruğunda, bu sonucun sorumluları ve başlıca etkenleridir...

Şiirsiz, derinliksiz, yoz bir dünyaya doğru, hep birlikte yol almaktayız...

III. Yaşamı resmeder; ilk bakışta sonuna gelinmiş bir şeyleri çağrıştırır, bir yere gidenleri, dönmesi beklenenleri:

İlk baktığımda yalnızlık üzerine kurulmuş; daha doğrusu geçip giden yılların kendisine sunduğu, başka bir seçeneği içermeyen sürecin gelip dayandığı noktadaki sessizliğin, bekleyişin esir aldığı bir kesiti gösteriyor. Hareket alanı sınırlanmış, üretme ve ürettiklerini bölüşme mutluluğundan ayrı kalmış, usul usul sonunu bekleyen bir hüznün kokusunu alıyor insan. Ya da hiç umulmadık bir anda yitirilen yaşama ilişkin önemli bir parçanın, bir kişinin ardından paramparça olan ömür çizgisinde, bütün yoğunluğuyla kendini duyumsatan bekleyiş anlarının kırgın sisleri ve gölgesi çökmüş olmalı bu pencere önü dinginliğine. Artık anıları ve geçmişte kalan sevdikleri, dostları ile çıktığı düşsel yolculuğun sadece bir fincan kahve pişirimi kadar kesintiye uğrayan zorunlu durak noktalarının sonunda, dönüp gelinen yer pencere önündeki bu sallanan sandalyedir yine. Bu umutsuz bekleyişin kesiştiği çok uzaklardaki ufuk çizgisinin eriminde sessiz bir sorgulaması mı yapılır yaşanıp tüketilmiş olanların, yoksa belirsiz bir noktaya mı kilitlenmiştir pencerenin önünde duran gözlerin yorgun ve (belki de) yaşlı öznesi? Pencerenin içeriye yansıttığı yaşamın görüntülerindeki küçük ayrıntılar, boynu bükük bekleyen için büyük sevinçlerin kaynağıdır aynı zamanda da, belli belirsiz varlığı duyumsanan uzak şehir ışıkları gibi yanıp sönerler. Başı öne düşüp uyuklamaya başladığında zaman, çıkan yelle birlikte sallanan ağaç dallarının yorgun gölgeleri oynamaya başlar bahçede. (Fotoğraf Petri Volanen'e aittir)...

12 Aralık 2008 Cuma

37. Mektup

yalnızlık senin o konuşkan kuşun
kırk kapıdan geçmiş, kırk kilitten.

yaralı, dili lal, kanadı kırık
vurulmuş başında bir yokuşun.

(Behçet Aysan / Sesler ve Küller / Kuşlar da Gitti)

Can Yoldaşım,

Merdiven basamaklarını ağır aksak çıkan yaşlı bir adama benzer gece. Her adımda değneğine yaslanıp yorgun ayaklarının çınlattığı sessizliği dinler. Zamanın durup akıp giden yaşamın soluklandığı, seslerin sustuğu, bütün renklerin solduğu, hızıyla insanın başını döndüren devingenliğin donduğu, günün üzerine siyah yorganını çekip kendini derin bir uykuya bıraktığı karanlık saatlerde,uzak bir tarihin dipnotlarını düşer yıldızların parlak ışığı.

I.İlk Geceyi anlatır:

Bütün gençlik umutlarını büyüttüğün, lise yıllarının yüreğindeki ince sızısı, kaldırımlarında avare voltalarla eskitip geçmişe gömdüğün okul arkadaşlarının yıllar sonra bile seni çağıran seslerini işittiğin delidolu, gözüpek, cesur, tozpembe, aylak zamanın sarhoşu o çok sevdiğin kentte bıraktın ellerimi bir gece. Usulca kapandı gözlerin. Annem yüzyıl daha yaşlandı, haberini aldığında evin oturma odasına yığılıp kaldı ana yüreğini taşıyan yorgun bedeni. Acı dolu çığlığı dağları aştı, yolları yürüdü, uğultuyla esen bir yel gibi dalga dalga ulaştı yattığın hastane odasının soğukluğuna. O gece dudağının bir ucuna yapışıp kalan buruk gülümseme, hiç sönmeyen bir ateşin közü gibi durur göğsümün orta yerinde. Ne zaman seni düşünsem, içimde harlanır yokluğunun acısı, alev alev yanar dünya.

Seni götürecek ömrümün en uzun yolculuğunu beklerken yollarına attım kendimi o çok sevdiğin kentin. Bir yaz gecesi düşüydü, gerçekliğine bir türlü inanamadığım. Ayırdına varıp tuz buz olan aklımı ve fikrimi toparlamayı başaramayacak denli ağır bir şokun duyarsızlığıyla içinden geçiyordum senin o çok sevdiğin kentin seslerinin ve ışıklarının. Kayıtsız gözlerle bakıyordum senin o çok sevdiğin kentin sokaklarında anlamını yitiren yaşamın yanıbaşımda alevlenen hareketliliğine. Senin o çok sevdiğin kent, senden habersiz yeni bir sabaha doğru akıyordu, senin onu ne denli sevdiğini hiç bilmeden. Belki yüzüne gölgesi düşen dudaklarındaki o buruk gülüşündü başında beklediğim. O güzel ruhun teneke bir boya kutusunda büyütülmüş fesleğen kokusu olup çoktan kucaklamıştı belki; çocukluğunun tütün tarlalarını, altından yeşil sular akan tahta köprülerini, boynu bükük seni bekleyen bağ damını, asma dallarını, ellerinle diktiğin çiçeklerini, ana kucağını, baba ocağını, tebeşir tozuna bulanmış bir karatahta önünde saygı ile bekleyen emeğini.

O ağustos gecesi, o çok sevdiğin kentten daha ötesini istemedi yaralı ve kırgın kuşları ömrünün.

II. İlk Geceyi çağrıştırır (bir alıntı):

(...)

Bir yerden bir yere gidenlerin feraha erdikleri söylenir. Oysa toprak, yaratılışın ana kucağıdır; nereye gidersek gidelim yurdumuzu yüreğimizde taşırız.

...

İnsan, gittiği yere yalnız yurdunu değil, düşlemlerini de götürüyor.

Gece yarısı, ana sesini andıran okşayıcı bir sesle uyandım. Pencerede olanca aydınlığıyla yüzünü bana çeviren ay ışığının sesiydi bu. 'Işığın da sesi mi olurmuş?' demeyin; her nesne çağrışımıyla sestir, renktir, düşlenebilen her şeydir...

O sesi, üç dört yaşlarında, bir katırın üstünde şafak vakti yol alan anamın kucağında da duymuştum. Katır dağın eteğinde ancak iki kişinin sığabileceği bir yolda tırnaklarıyla taşları kırarcasına yürüyor, ben, gözlerimi ay ışığı vurmuş Murat suyunun parlaklığına dikmişim.

O sesten beri, ay aydınlık geceler, güneşli sabahların muştucusu olmuştur.

Yurt içimizin günaydınlığı değil midir?....

(Adnan Binyazar / Pazar Yazıları / İnsan, Yurdunu Yüreğinde Taşır /23.Kasım.2008 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi Pazar Eki-sayı / 1183)

III. İlk Geceyi Resmeder (bir resim) :

Yaşadıklarım, duygu ve imge ile örülmüş gerçeküstü bir dünyanın uzantısından başka bir şey değildir ; bilincimden varoluşun kaynağına doğru bir nehir gibi akar. Yaşadıklarım sende toplanır, varlığınla bütünlenip yokluğunla ayrışır, günlerin imbiğinden süzülüp sessizliğe adanır. Yaşadıklarım, yaşadıklarımızın uzantısıdır, acılı bir türkü gibi söylenir:

Yürek bir su,
okşayan ve söyleyen.

Yürek bir kapı
açılan ve kapanan.

(Miguel Hernandez / Şarkı )

(Resim Mihai Criste'nin Surreal Paintings başlıklı blogundan alıntıdır..)

06 Aralık 2008 Cumartesi

36. Mektup

Bir şeyler kalırdı senden -ince, uçuşan, zarif
ellerin nereye değse eskiden. Eli elinden kayıp giden
rüzgarı sevdin sen.

Herkes kendinden bile gizlerken sırrını sen
tuttun rüzgara açtın. Kullanılmayan odalar kadar
ıssız, serin hayatını. Bir sokaktan ötekine taşırken
kırık dökük hayatını...

Bak. Geceden doğan pembe seher
çocuk gün!
Bırak sokulsun da üşümüş göğsüne
varolmana değer bir anlam bulsun
ruhun.

Ah! bir bilsen. İçini çekiyor sokak sen geçerken.

Bir şeyler kalırdı senden -ince, uçuşan, zarif
ellerin nereye değse eskiden. Eli elinden kayıp giden
rüzgarı sevdin sen.

(Oya Uysal / Rüzgarı Sevdin Sen)

Can Yoldaşım,

Ona senin adını verdik. Yokluğunu unutturup boşluğunu doldurması için değil, nerede olursan ol, adını sesleyip seni çağırabilmek için. Ürkekliğini çabuk attı. Onu öyle sevdik ki, küçük kanatlarına, nokta gibi duran gözlerine inat, minik yüreği dağlar gibi büyüdü. Kafesinden çıkarıp özgür bıraktığımızda, cam kenarından dünyayı izledi; evler, sokaklar, ağaçlar ve yollar yabancı olduğu kadar da gizemli bir dünyanın, gözünü alan ilginç yansımalarıydı. Yine de aldanmadı hiç bir güzelliğe. Dönüp hepimizin başına, omuzuna konarak sevimli ve içten bir dilin heceleriyle gönlümüzü aldı. Açık bıraktığımız kapılara hiç yönelmeden, yorulunca kanatlanıp kafesine kondu yine. Bir derviş gibi başını hafifçe öne eğip içinde senin adın geçen uzun bir lirik okuyordu sanki. Bütün sesleri susturup onu dinliyorduk, yaşamın özünde duran ve sana ilişkin olan her şeyi söylüyordu minik kuşumuz. Yaşamımızın önemli bir parçası oldu;seni konuşmanın, seni anlatmanın ve seni düşünmenin başucunda duran kanat seslerinin sahibi, sevincimizin sıcak soluğu, özleyişlerimizin o derin mavisi.

Şiirlerin orasından burasından okurken ilgimi çekip dokusunda, yüreğimin uçuşan, düşsel ve kırılgan ellerini dolaştırarak görünmeyeni, anlaşılamayanı, duyumsanmayanı aradığım iki dize Cezmi Ersöz'ündü:

Künyeme kazıdım ölü doğmuş sevinçlerini,
ölürsem beni seninle ararlar şimdi

"Ölürsem beni seninle ararlar şimdi" :
bilirler çünkü. yüzün aydınlatır yolların çıkmaza uzanan karanlıklarını. her sokağa geçmişten gelen düşlerin sureti düşmüştür kısık sesinin bıraktığı. elimden tutup beni sürüklediğin yaşamın kuytularında ayak izlerin vardır. "Danko'nun Yüreği" gibi ellerinde tutarlar gözlerinin ışığını. o ışık bulur eninde sonunda ormanın derinlerindeki amok koşucusunu.

"Ölürsem beni seninle ararlar şimdi" :
bir sen bilirsin gizlendiğim köşeleri. gözyaşlarımı akıttığım toprağın derinlerini, gülüşlerimin kanadığı gül yapraklarını, kör kapısını çaldığım umudu, öfkemi yazdığım satırları, direncimi çizdiğim düşleri sen bilirsin.

"Ölürsem beni seninle ararlar şimdi" :
belki hiç bir yerde bulamazlar beni. yüreğinin bir köşesinde yatar cansız bedenim, solgun gülüşüm ve ürkek sevincim. kimbilir ne zaman gelip uzandım o sessiz köşeye. belli ki söylememişsin yerimi kimseye, üzerimde yeşil otlar bitmiş , nasırlı ellerin yolmuş dikenlerini toprağımın, beni sessizliğinde gizlemişsin ..sanki unutmuşsun kendinin de bir yitik olduğunu, başucumda ağlamışsın. yaşamak benden çok sana yakışıyordu, kalk uyan bu uykudan, ben seni burada beklerim.

Sulara da sözüm geçmez oldu artık
Ölüm böylesine benzedikten sonra
Fidanlıktan sökülen fidanların
Köklerinden yere düşen topraklara

(Abdülkadir Bulut / Gözyaşları da Çiçek
Açar / Çocuklara Dair Dizemler - IV)


20 Kasım 2008 Perşembe

35. Mektup

Ben nerde bir çift göz gördümse
Tuttum onu güzelce sana tamamladım
Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu
Bir bunun için yaptım

(Cemal Süreya / Üvercinka / Kanto)

Can Yoldaşım,

Islak çimenlere basan yorgun ayaklarım yokuşu tırmanırken gün batıyordu, usul usul bir perde gibi iniyordu gökyüzünün aydınlığına; o zaman belli belirsiz gölgelere dönüşüyordu dalların üzerindeki kuru yapraklar, tepenin düzlüğündeki yalnız ağaçlar, taş duvarlar, susuz çeşmeler ve yıllardır kendi ıssızlığına yabancı duran köy meydanı. Karanlığa alışan gözlerimin yordamı o sessizlikte gerçeği buldu, zamanı tanıdı, çağını anladı, yıkıntıların arasında unutulmuş bir düşün tozunu toprağını alıp ipince bir yağmur gibi üstüne yağdı, koca bir geçmiş alev alev yanıyordu; yüreğim bunu almadı, tıpkı sen gibi karşı durdu. Benim güzel abim, bu yollar nereye götürür insanı, kalmayı isteyen yürekse eğer, beden nereye gider? Güllerin kokusunu aldığı kim, onlara rengini veren toprağın canındaki kansa eğer?

İçindeyken zamanın, olup biteni kavramak ve anlatmak zor. Bir köşeye çekilip olup biteni izleyebilme ayrıcalığına sahip değiliz, iliklerimize değin işliyor, üstünde yaşadığımız toprakları kasıp kavuran afetler. Adı ne olursa olsun üzerimize çullanan ekonomik ya da toplumsal kökenli bütün insan elinden çıkma yaratıkların, canavarların bu amansız istilasında kötü bir sonun başında olup olmadığımızı kim bilebilir:

Güneşsiz sevgisiz günlerimiz
Çürüyen bir şeyler var kesin
İğrenç kokular geliyor çevremizden
Yan yana omuz omuza tedirgin
Uzağız yıldızlarca birbirimizden

(Bedrettin Aykın / Gecede Söylenen Türküler / Gecede Yorgun Yaralı)

Çok uzak sayılabilecek yıllardan günümüze taşınmış, sayfalarına sinen esrik kokuyu hiç yitirmemiş, o altı çizili satır altlarında sana özgü izler taşıyan kitaplarını okurken karşılaştığım çok tanıdık ve bildik gerçek beni irkiltmiyor; toplumsal yapımızın hastalıklı olarak büyüyen organizmasındaki arızalar, kötücül urlar, işlevsel bozukluklar ve mikroplar yıllar öncesinden saptanıp sağlıklı çözümler üretebilmek için bütün saydamlığıyla gözler önüne serilmesine karşın; hiç bir somut adımın atılmadığı, toplumsal davranış bozukluklarımızın bütün şiddetiyle günümüzde de etkinliğini sürdürdüğü gerçeği bu. Cavit Orhan Tütengil "Temeldeki Çatlak" adlı kitabının aynı adlı yazısında, yaklaşık 40 yıl öncesinden öngörmüş gibi, yaşadığımız günlerin bütün çalkantılarına ışık tutup içimizdeki bir yerleri sızlatarak o soruyu sorduruyor okuyana; "geçen onca zaman bizi hiç değiştiremedi mi?"

Ağacın "orman"ı görmemize engel olduğu günlerde yaşıyoruz. Olayları yüzeyden görüp geçenler, nedenlerine ve tabana inemeyenler, hele ayrı ayrı sanıp olaylar arasındaki bağları göremeyenler için ortada ciddi bir durum yoktur. Fakat, olayların nedenine ve köklerine inenler adım adım yaklaşan bir bunalımın soğuk nefesini alınlarında duymaktadırlar. Düşünen başlar ve gören gözler için "temeldeki çatlak" yalnız derinlemesine genişlemekle kalmamakta, uzunlamasına da yol almaktadır. Demokratik rejimi, laik dünya görüşünü, fikir özgürlüğünü ve hukuk devleti düzenini susuz bozkır topraklarına çeviren nedir?


Ağaran gün gecenin izlerini silemedi. Bunca yaşamışlığım dağlar kadar sensizdi, karlı doruğuna hiç bir insan eli değmedi; ağlamışlığım bunca, sağanak halinde umarsızdı, o çağıltının sesi derinlerden gelirdi;bunca gülmüşlüğüm, su içmek için dalından inen bir kuş kadar ürkekti, gagasına aldığı her yudumda durup sessizliği dinledi. Can yoldaşım; o yaralı, o kırgın ağustos firarisi ömrümün sendinse eğer, her gece kapımı çalan kim?

Aklını devşir, yükselen sesimize kulak ver
yatağı değişir ırmakların biz istersek,
solumuz papatya tarlası, sağımız silme nilüfer
erdem olur biz istersek ölümü sevmek.

(Hüseyin Ferhad / Ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden / Erdem Olur Biz İstersek Ölümü )



09 Kasım 2008 Pazar

34.Mektup

İçimde kırıldı dallar
İşitince esişini
Tarlaların ekinciği

Irmak suyu diyorum sana
Akışsız kaldım!

(Hüseyin Haydar / Kara Şarkılar / Küçük Yaş Sevdalısı -II- )

Can Yoldaşım,

Sadece sana anlattığım yaşamımdaki "ilk"lerin dokunaklı öyküleri artık; çöl fırtınasına tutulmuş hazine yüklü bir kervan savunmasızlığında, çok yükseklerden düşen bir yaprak sessizliğinde, yağmur sıkıntısıyla fırtına öncesi dinginliğin arasında duran bekleyişin içinde kıyameti besleyen sonsuz birikiminde, uzun bir suskunluğun ortasında, bir kuşun kanat çırpışında, yüzünü döndürmek için güneşini arayan ayçiçeğinin sarı sabrında, yokluğunun içimde sızlayan ve hiç kapanmayan yaralarında, ıssız bir yolda kendine gülümseyen adamın yüzündeki bilinmezlikte....

Gereksinimlerini karşıladığı sürece varlığı konusunda çok kafa yormadığı ayrıntılara ulaşmakta zorlanmaya başladığında, düşünmek zorunda kalıyor insan; köklü bir değişimin baş ucunda durduğunu, bir şeylerin eskimekte olduğunu ya da unutulmaya yüz tuttuğunu...

Altı üstü bir gaz lambası şişesi olarak anlamlandırmıyordu bilincim onu.Tarlaya son gidişimizde kazayla kırıp yenisini aramaya başladığımızda o hüzünlü gerçeğin kapısını çaldık bir kez daha ve anladık, yenisini pek de kolay bulamayacağımızı. Araya sora keşfettiğimiz dükkandan bir kaç tane alıp, gaz lambasının da yaşamımızın bir dönemindeki hükmünün artık bittiğini üzüntüyle kavrayıp zamanın ve çağın hoyrat yelleri önünde sürüklenmeye bıraktık onu.Bağ damının gecenin ve yaşamın karanlığında ışığını alıp, o soluk ve cılız aydınlıkla günlerimize kol kanat gerdiği anların sessiz tanığı; kimi kez acı, kimi kez de umutla yoğurulan ömür çizgimizin sessiz bir yol arkadaşıydı. Gaz ve is kokan esmer aydınlıkta, yutarcasına okuduğun eski gazetelerin sayfalarını hem sabırsız, hem de meraklı bir hışırtıyla çevirdiğin günlerin koyu gölgesinin,bağ damının birket duvarlarında, değdiği her noktaya o titrek ışığın ve hüzünlü kokunun izlerini kazıdığını görüyorum ben.

Galiba eskiyen, yitip gitmekte olanların sevdalısıydık biz. "İnsan unutmak istediklerini unutur" demiştin bir gün bana. Biz unutmayı bilmiyorduk. Yaşamımızın her döneminde kişiliğimizi yoğurup yüreğimize duyarlık kazandıran, bilincimize şekil verip geleceğimizi temellendiren geçmişin bütün ince ayrıntılarını özenle saklamak gibi bir sorumluluğu taşıdık üstümüzde. Altında ezilmedik, sırtımızda taşıdığımız bir yük olarak görmedik biz o duyguyu.Her şey değişip gelişirken, gaz lambalarının is kokan, titrek ışığında okuduğumuz kitapların, aldığımız kararların, verdiğimiz sözlerin, andığımız geçmişin, yürüdüğümüz yolların ve sevdiklerimizin gözlerinde gördüğümüz inancın aydınlığını hiç bir şeye değişmedik.


Flickr'da filmlerin sonundaki The End yazısının görüntüye yansıyıp içinde kendimizi yitirdiğimiz o ayrı dünyadaki yaşamın akışında, devingenliğin donup kaldığı anlardan oluşan seçkiye bakarken; yan yana izlemekten keyif aldığımız o siyah-beyaz filmlerin, tekniğindeki basitliğe, görsel efektlerin kullanımını sınırlayan yetersizliklere karşın, günümüzün zengin bütçeli, olanaksız gibi görünen ayrıntıları bilgisayar tekniğinin sanal gücüyle kotarıp izleyene sunan anlayışın ürünlerinden daha nitelikli olduğunu düşündüm. Bu filmler de gaz lambalarının yazgısını taşıyor alnında ve aydınlıkları sadece onları çok sevenlerin yaşamına yön veriyor.

Küçük bir çocuğun göz pınarlarında birikip yanağından süzülmeye başlayan o ilk damlanın ıslaklığında,alevlerin içinde, ölümün başucunda, ormanın kuytularında, ağacın göğe bakan dallarında, toprağın derinlerinde, tohumun kabuğunda, yumurtanın sarısında, o karasal ikliminde acının soğuk ve kurak geçen.........

Kırların güneşi çürüdü çürüyecek
Ormanların güneşi uyudu uyuyacak
Yaşayan gökyüzü gitti gidecek
Toprağı akşam sardı saracak

(Paul Eluard / Seçme Şiirler / Sensiz / Çevirenler : A.Kadir - A. Bezirci)

30 Ekim 2008 Perşembe

33.Mektup

Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden böyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet Abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
Öylesine benzer ki
......
(Edip Cansever / Sonrası Kalır / Mendilimden Kan Sesleri)

Can Yoldaşım,

Hep aklımın bir köşesini mesken tutmuş yazma isteğiyle sana gelecek, içimi dökecektim. Havalar serinlemeye başladığında, azıcık güneş görüp sandalyesini dükkan önüne atan yaşlı esnafın, hapisten yeni çıkmış hükümlü açlığıyla, göğe bakıp günün solgun ışıklarıyla elim sende oynadığı mevsimin olağanüstü güzel renklerini diyecektim; önümüz kış, Sait Faik'in o sıcacık, kısa öyküsünü anımsatıp tanımsız bir yaşama sevincini okuyacaktım gözlerinden. Yazık ki bu denli iştah duyup kafamda kurduğum yazı taslakları olgunlaşıp gün yüzüne çıkamadan, Blogger'a erişim yasağı konulunca, başıboş geçen günlerin yelinde savrularak uçup giti. Benim gibi bir sürü insan vardı işte. Herkes yaşamındaki bir boşluğu dolduruyor, eksikliklerini yeni arayışlarla dengeleyip yitirdiklerini arıyordu bloglarında. İyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın, güzelin ve çirkinin aynı düzlemde boy gösterip kendine özgü bir dünyayı sarıp sarmaladığı web günlüklerini yasaklamak, yukarıda saydığım bütün karşıtlıkların bir toplamı olan yaşamın kendisini yasaklamaya çalışmakla özdeş bir saçmalık aslında. Toplumsal yaşayış kurallarını yasalarla denetim altına alan hukukun ülkemizdeki varlığı; bireysel hak ve özgürlükleri güvence altına alma görevini, yasadışılık süzgecini hiç kullanmadan, herkesi potansiyel bir suç unsuru olarak görerek yerine getirmeye çalıştığında, kendi özünü yadsıyan bir kavram çatışmasının içinde tarihsel kimliğini ve saygınlığını yıpratmaktan öte bir anlam taşıyamıyor ne yazık ki.

Sana güzel şeyler anlatacaktım.Oysa yaşlanan dünyaya sığmayan aç ruhların korku imparatorluğu yönlendiriyor tarihi. Saptırılmış gerçeklerin doğru diye sunulup küresel güçlerin kölesi haline dönüştürülen insanın yaşam pratiğinin özü renk ve doku değişikliğine uğramış, genetiği bozuk bir toplumsal kültür anlayışıyla besleniyor. Olabildiğince bireyselleştirilip kendi kabuğunda hapsolmuş bir tüketim tutsağı haline gelen insanın dramı belki de kendi eliyle yarattığı mitlere yenik düşmesiyle son bulacak. Yaşamın küresel boyutu bir kara film tadında kendini izletip henüz ayırdına tam anlamıyla varamadığımız, nedenselliğini irdeleyip sonuçlarını sorgulayamadığımız bir tarihsel sürecin figüranları olarak bizi de içine aldığı etkileşimli bir oyun gibi sürüyor. İçimizi ısıtan güzel şeyler ve iyi insanlar günden güne azalıyor benim güzel abim.

Onlar da artık sayıları azalan güzel insanların iyi birer örneğiydi: Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Nail Çakırhan. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiirlerinde bir ulaşılmazlık duyusu kaplar insanın içini. Şiirine giren her unsur, yan yana getirip sağlam bir temel üstüne çattığı sözcüklerin dizeminde ululaşıp anıtlaşır sanki. Sert, sesi çok gür çıkan bir söylemin ozanıdır Fazıl Hüsnü. Soyadını aldığı dağlar gibi görkemli bir şiir sesinin son temsilcilerinden biriydi belki de:

Gün doğar doğmaz
Bakınırsın ya dört yana
Dağlarını sayarken
Beni de say.


Okur - yazarlığın ayrı, eğitilmiş olmanın ayrı kavramlar olduğunu söylerdin hep. Yüzümü sokaklara, yollara, evlere, insanlara, ağaçlara, kuşlara, bulutlara döndürdüğümde, o çıplak gerçekle burun buruna geliyorum: Gün gün eğitimli olma özelliğini yitiren, uygarlık bilincinden yoksun, azgelişmişlik sürecinin sancılarıyla yoğrulup, kültürel zenginliklerini küresel dünyanın yabanıl kapitalizmine sunmak içini hiç sızlatmayan toplumsal kimliğimiz. Ama Nail Çakırhan hiç mimarlık eğitimi almadan, yaşadığı toprakların havasına, suyuna, dokusuna, tarihsel kimliğine ihanet etmeyen bir yapılaşmayı ülkesine sunmuş, ayrık bir kişilik olarak çıkıyor karşımıza. Ahşap oymalı, yeşil kokan, ağaç kokan, insan kokan, tarih kokan evleriyle, aldığı eğitimin tepeden tırnağa vatanseverlikle bezeli içten bir sağlamasını yapar gibi yaşayıp bir insan çölüne dönen toplumsal varlığımızın kuşatmasında kaldığı yağma ve talan kültürüne aklı ve yüreğiyle direnerek geçip gidiyor içimizden.
Biz yaşamdan öyle çok şey istemedik ki! İçinde iki odası ve banyosuyla topu topu kırk metrekare toplayan bir bağ eviydi düşlerimizin zenginliği. Temelini ellerimizle kazdığımız, taş duvarlarını bin zahmetle ördüğümüz gönlümüzdeki o sarayı bitirmeliydik güzel kardeşim. Verandasına oturup ıhlamur kokulu resimler yapacaktın; tuvalinden taşan renklerde yaşayacaktı güller, yaşlı çınarlar, asmalar, yollar ve karşı tepeler. Geçmişin saygıyla andığın insanlarını çağıracaktı dalgın gözlerin, uzakları yakın kılacaktı sesin. Belleğindeki sandık odasının kapıları açılacak, demli bir bardak çay tadında ve sıcaklığındaki günleri anlatacaktın bana. Özene bezene maketini yaptığın o evin dumanı tütmeliydi can yoldaşım. Ne yalnızlık dokunacaktı, ne de kara kışın soğuğu işleyecekti. Dalgın ve boynu bükük pencere önü çiçekleri gibi yağan ilk kar tanelerini karşıya çıkacaktık seninle. Belki o zaman hafifleyecekti, içinden seller gibi akan düşkırıklıkları yorgun ve küskün ömrünün. Yürek sızıların dinecek, belki dupduru sular gibi çağlayacaktın yeniden.

Nicedir gül yaprağına
Yazıyorum şiirlerimi
Kalemim gül kokuyor
Ve gülsuyuyla yıkıyorum kelimelerimi
Ama yine de arıtamıyorum
Görür acımı okuyan
Biraz aralasa dizelerimi

(İsmail Uyaroğlu / Bir Demet Diken / Acı Ve Şiir Üstüne)

16 Ekim 2008 Perşembe

32. Mektup

Can Yoldaşım,

Daha ben büyümedim. Yaşamı anlat bana. O ağustos yangınından sonra küllerimden doğmalıyım yeniden. Biten her günün sonunda bir yıl daha ihtiyarlamalıyım. İçimde bir yerlerde çocuklar oynarken belim bükülmeli, saçlarım ağarmalı, alnım kırışmalı, kırgın gülüşlerle gölgelenmeli yüzüm; durağanlaşan sözlerimde, yorgun gözlerimin eriminde pıhtılaşan zamanın izleri okunmalı, kimsenin ayrımına varmadığı gizlerini duyumsamalıyım artık yanı başımda soluk alıp veren dünyanın. Satır altlarını çize çize okuduğun bir kitap gibi anlat bana yaşamı. Çıplak ayaklı bir Hint fakiri bilgeliğinde durmalı üzerimdeki kırk yaşım.

Kendim kadar yabancıyım artık bu kente de. Acılarım, hüzünlerim, umutlarım, sevdiklerim yitik adreslerin ıssız bilinmezliğinde gizleniyor.Sanki her yere bir otel odası yalnızlığının kokusu sinmiş, bir an önce işlerimi bitirip garip kaldığım bu yerden geri dönüşün sabırsızlığıyla tüketiyor gibiyim günleri. Tut elimden sokaklara çıkar beni, yollara taşsın sevincim. Saçlarımı okşa, sırtımı sıvazla, gözyaşlarımı sil; umudunla bütünle, direncinle özdeş kıl, sabrınla avut beni.

Kaç zamandır baktığım aynalarda başkasını görüyorum. Sus pus olmuş duruyor karşımda birisi. Bakışları soğuk, sözleri uzak, yüreğindeki ilkel bir tılsımdan yansıyan karmaşanın ürkünç görünen totemleriyle saldırıyor korunmasız duygularıma. Kendimin en acımasız yargıcıyım, hiç bir hafifletici nedeni kabul etmiyor kimyam. Bana kendimi bağışlamayı öğret. Özverinle sına beni, sonra alnımdan öperek kutla.

Uzun bir gecenin ortasında, uyku ile uyanıklık arası bir huzursuzluğun kollarındayım. Ne yana dönsem yokluğuna olan inanmazlığım tutuyor yakamı. Omuzlarımdan sarsıp yüzüme tutuyor aydınlık yüzünün bulutsuz bir gökyüzü maviliğindeki ışığını. Gözlerim kamaşıyor, hafif kısarak bakıyorum sana ve yaşama. Ruhunun parlak bir bakışımı yansıyor yattığım odaya. Benim güzel abim, düşüme gir, sevginle yatıştır beni.

29 Eylül 2008 Pazartesi

31. Mektup


-miho diye bir kuş için-

Çocuk bakışlarının sarmaşıkları süslermiş
Okul kantinlerinin camlarını
Tutar onlara simitler alırmış
Ders aralarında
Sokaklarda elim sende oynar
Ayak izleriyle söyleşirmiş
Yarın hangi rüzgarları getirecekler diye

Kaçamak bakanları da olurmuş
Kendini süzenleri, beni kıskandıranları

Bir ses duyulurmuş sonra dünyayı tutan:
Hadi, yaşamın, yaşamın yanaklarından makas almaya!..

(İbrahim Oluklu / Bir Ses Dünyayı Tutan )

Can Yoldaşım,

Yarından sonra bayram.

Sanki:

Soğuk bir kış gecesi üstün açık kalmış. Büzülüp kalmışsın yatağında. Bacaklarını karnına çekmiş, üşüyen kollarını göğsüne bastırmışsın. Üzerini örtmeye geldik;

Korkulu bir düşün ortasındasın. Üstüne çökmüş ürkünç yaratıklar, kötüler ve kötülükler. Sesin çıkmıyor bağırmak için. Kolunu bile kıpırdatamıyorsun. Gücün yetmiyor onları kovmaya. Seni uyandırmaya geldik;

Ne uzun bir ayrılıktı bu içimizi yakan ve ne güzel bir ayrılıktı bu sonunda sana ulaşmak olan. Zaten özlemleri katlanılır kılan o yeniden buluşma umudu değil midir? Gözlerimizin endişesi seni getirecek yollara düştü, karanfil kokulu bir öpüşün, fesleğen kokulu bir sarılışın sabırsızlığıyla;

Bayram sabahı boş kaldı sofradaki yerin. Belki uzun ve yorucu bir geceydi. Kıyamadık, bölünmesin diye ürkek bir kuş gibi göğünde uçtuğun uyku, hiç ses etmedik. Başucuna seni sevmeye geldik.

Bayramın kutlu olsun benim güzel kardeşim, emeğinle nasırlanmış temiz ellerinden özlemle öpüyorum.

oysa kalbi
engin bir sarnıçtır

dağ başlarında kimsesiz
serin ve duru bir su

çırpınıp durur eteklerinde


(Hidayet Karakuş / Sarnıç)


27 Eylül 2008 Cumartesi

30. Mektup

ellerimi
yalnızlıkla yıkadım.
gün,
yine saklandı
gözyaşının
en tenha harfine

yağmura aldırma
zamanın sonuna yaklaştı güneş;
ellerimi,
ikindi vaziyetinde tut.
akşama doğru,
yalnızlığını hüzünlü kılan
sözcükleri
belki geri getirir
güneşin yarısını örten bulut.

(Dinçer Sezgin / Bir Sözcüğün Söyledikleri)

Can Yoldaşım,

Döndük. Bir yaz sonu ikliminin sıcaklığıyla başlayıp, yağmurlu bir eylül sonu serinliğiyle bitirdik bağ bozumunu. Tasarladığımdan da uzun sürdü işler. Üzerimize çöreklenen aşırı yorgunluğa karşın, bu gecikmenin çok da canımı sıktığını söyleyemem. Mutlu bile oldum aslında. Böylelikle senden kalan pek çok anıyı kucaklayıp geçmiş günlerin güzellikleriyle yatıp kalktım. Günlerin nasıl geçtiğini anlayamadım bile. Geriye dönüp baktığımdaysa şaşkınlık içinde kalarak, onbeş günlük bir süreyi yiyip bitirdiğimizin ayrımına vardım. "Bana hayatı anlat birlikte yaşamayı" diyen ozanın dillendirdiği, yaşamın o kutsal yanını duyumsadım annem ve ablamla. Yeni başlangıçlar için bağımızı yalnızlığına bıraktık. Yağmurun, sert rüzgarların ve belki de kara kışın harmanında savrulacak yeşil yapraklar, sonra sararıp dalından kopacak her biri. Yaşlı kökleri ve yorgun gövdeleriyle zamana direnip yeniden doğmak için dinlenecekler toprağın koynunda. Bizse yaşamın sunduklarıyla yetinmeyi bilip yağmurları dileyeceğiz, ilkyazın coşkusunu bekleyeceğiz. Ömrümüzün hüzünlü yanlarını ışığınla bileyip, içinde sen olan düşlere yatacağız; sen kokan sabahlara uyanıp, çağıran sesini işiteceğiz bir yerlerden. Ve o zaman yeniden canlanacak işte pusuya yatmış bekleyen yaşamın uykudaki dizemi.

Sadece kendi yazdığı şiirleri okuyanların sözlüğünde Eylül:

O az konuşur. İçindeki hüznü hiç yansıtmaz karşısındakine. İyi bir dinleyicidir, söylenenleri dinlediğini suretinin bir ucuna iliştirdiği belli bellirsiz, zarif gülümsemesiyle dışa vurur. Sorularınıza verdiği kısa karşılıkların içinizi serinleten ve çok uzaklardan gelip üzerinize sinmiş toprak kokusunu andıran garip bir büyüsü vardır. Yanınızdayken duyduğunuz iç erincini gölgeleyen o gizemli yanının ayrımına varmanız için onu daha yakından tanımanız gerekir. Yüreğinizi burkan gerçeği anımsatır çünkü o hep; bütün açıklığı ve duruluğuyla önünüzden geçip sizi kendine çağıran yaşamın o çağıl çağıl akışındaki zamanın hızı ve geri getirilemezliği.

05 Eylül 2008 Cuma

29. Mektup

sen sussan da susmasan da bir
tutup tutuştuğun hayale
ağırdan lale ve hilale
düşer düştüğün yollar
ve hüznü yeniden-okumak
için bir kitap olur dünya

ve her şiir boydanboya
bir ıssızlıktır artık

dizelerse giderek daha tenha

(Hilmi Yavuz / Tenha)

Can Yoldaşım,

Beni büyüten sonsuz sevgi, biliyorum uzağımda değilsin. Yolumu aydınlatan, gözlerindeki büyülü ışık, biliyorum, beni bir yerlerde bekliyorsun. Yokluğunun içimde açtığı o derin boşlukta boğulurdum, içinde sen olan düşlere yatıp adını çağlayan ırmaklarda sürüklenmesem. Gün gün eksilirdim kıran yerine dönen günlerin harmanında, içinde sen olan umutlara uyanıp zamana direnmesem. Toprağı işledim, seni yeşerttim. Gözümün nuru tomurcuktun, meyveye döndün. Bereketinin gizemini çözemediler. Seni sevdikçe dallara yürüdü yaşamın kutsal suyu. Salkım tanelerinin altın sarısı rengine düşen utangaç pembelik, solgun yüzündeki sabırla bezenmiş gülüşlerinin serin buğusuydu. Emeğimizde dirildin, yitik ömrümüzün anka kuşu. Biliyorum, mutlaka almıştır selamını sevenlerin:

Küçük hanımlar! Bugünlerde bir gün nişanlınız size koyu al renkli karanfiller gönderecektir. Dikkat edin, belki Mustafa'nınkilerdir. Küçük beyler! Domatesler göreceksiniz çarşıda. Elmalar, ferik elmaları gibi kokulu, şekerli, tatlıdır. Keserseniz içinde çekirdekleri altın gibi parlar. Belki de lokantada bir gün şişelere doldurulmuş bir domates suyu içersiniz ve tadını fevkalede bulursunuz. Yunan tanrılarının ölmemek için içtiği nektar lezzetini damağınızda hissederseniz, emin olun ki Mustafa'nın domateslerinden bir tanesi içtiğiniz suya katılmıştır.

(Sait Faik Abasıyanık / Mahalle Kahvesi /Karanfiller ve Domates Suyu / Sayfa:45)

Ozan İlhan Berk'in yaşamını yitirdiğini öğrendiğimde aklıma ilk gelen Şifalı Otlar Kitabı oldu. Bir kaç kez elinde görmeme karşın okumak için ilgi duymamıştım nedense. Çok sonraları ise kitaptaki metinlerin yazınsal bir bütünlük, sanatsal bir değer içerdiğini görüp şiir tadı bulmuştum okuduklarımda. Bir başka ozan Turgay Fişekçi Cumhuriyet'teki köşesinde (Defne Gölgesi) Ozanın dünyaya, hayata inanan ve seven biri olduğunu; bu nedenle de doksan yıllık ömrünü yaşlanmadan tamamladığını yazmış. Yaşamın derinliğinde savaşarak, küçük mutluluklar için aklını ve emeğini harcayarak geçirilen ömrün boyutlarını yaşlılık, yorgunluk, umutsuzluk gibi olumsuzlukların sınırlayamadığının, tam tersine kişinin içsel zenginlikleriyle zamanın karşısında tükenmeden, dimdik ayakta kalabildiğinin gerçek bir kanıtı gibi yaşamış İlhan Berk. Yine aynı köşe yazısında, Şifalı Otlar Kitabı yayımlandığında Memet Fuat'ın "elini sürdüğü her şey şiire dönüşüyor" dediği İlhan Berk gibi yaşam erkini ürettiklerine yansıtıp, onurlu bir yaşam adına, eliyle yüreğimize dokunup değdiği her noktayı insan sıcağına dönüştüren sevgili kardeşim; en sevdiğin mevsimin ilk ayındayız. Hüzünlü bir eylül bereketi yaşıyoruz, senin sevginle büyüyen üzümlerin sevinciyle buruk bir mutluluk duyuyoruz.

Üzümün Asyalı olduğunu söyledik ama, bu onun ilk zamanları içindir. Artık dünyalık olduğunu hep biliyoruz. Güneşi, sıcağı sevdiğini, bire bin veren, eliaçık, kocaman yürekli, o cömert besinlerden olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Üzüm böyle sevgi dolu bir yürek adamı olduğu için olacak, biz insanlardan da aynı sevgiyi, sevecenliği, dostluğu istediğini bilmem biliyor musunuz? Üzümün bu huyunu çok iyi bilen Georges Duhamel, Fransız şarabının neden dünya şarapları arasında ön sırayı aldığını anlatırken: "Fransız çünkü şarap için bağlarda üzüm toplarken, türküler, şarkılarla ona yanaşır; işin içine aşk katar da ondan!" der.

Üzümün bizden bunu istemesine şaşmamalı elbet. Değil mi ki o bunu kat kat ödüyordur. Bize kalırsa, yalnız üzüm değildir bizden bunu isteyen. Bütün bitkiler dünyasının böyle düşündüğünü, bizden bunu istediğini, onlar bize nasıl sevgiyle uzanıyorlarsa, bizim de onlara aynı şeyi göstermemiz gerektiğini bilmeliyiz derim. Bu hele nimetler nimeti -cennet meyvesi-üzümse. O zaman bunda hiç mi hiç gecikmemeliyiz.

(İlhan Berk / Şifalı Otlar Kitabı / Sayfa: 58 - 59)

19 Ağustos 2008 Salı

28. Mektup

O dost sesiyle
Selamını alamam artık
Aldı gitti
Bakışlarındaki yangını
Küllenmiş bir mangal
Ardından yüreğim
Bir mahzen soğuk karanlık

Ağaçlıklı yolu gibiydi
Büyük bir bahçenin
Rahat soluk aldığım
Deniz kıyıları gibi
Açık alabildiğine göze
Gitti sevdiğim sokaklarda
Yabancı yarım kaldım

(Kuma Yazılı / Şadi'ye Ağıt / Necati Cumalı)

Can Yoldaşım,

Yürüdüğümüz yolların bir yerinde gücün tükenip ayakların çileli gövdeni taşıyamayacak denli yorulduğunda, omzuma attığın ellerinin ateşiyle yanardı içim ve dışım. Hep o iyimser yanınla baktığın yaşamda, hesapsızca dağıttığın umudu ve sevinci en çok hak eden sendin aslında. Sessizlik daha çok düşündürüyor seni. Gece çöküp ağustos böceklerinin uğultusunda yankısını bulan gün sonu hesaplaşmalarının içimi burkan keskinliğiyle kanıyor ruhum. Gözlerim karşı tepedeki ağaçların koyulaşan gölgelerine takılıp bir yerlerden çıkıp gelecek sesini bekliyor. Oysa ne yana dönsem yokluğunun o hüzünlü kokusu buram buram içime dolup yalnızlığımı ağlatıyor. Avunmak için sarıldığımız yaşamın fısıldadığı gerçeklerle yüzleşmek; içimizi karartıp özlemimizi depreştirse de, bıraktığın her şeyi kaldığı yerden sürdürmeye çalışmanın buruk mutluluğu, bizleri sana yaklaştırıyor adım adım.

"Taşra, ki tren istasyonlarının o derin yalnızlığıdır".

(Ahmet Erhan okuyorum bugünlerde. 2008 Melih Cevdet Anday şiir ödülünü kazanan "Sahibinden Satılık" adlı son şiir kitabında rastladım bu dizeye. Ahmet Erhan , seksenli yıllarda düzenli olarak izlediğin Hürriyet Gösteri dergisinde "seni, gülüşü gül olup da açan kız" dizesiyle tanıyıp sevdiğim, belleğimde hep o zayıf, çok derinden ve içten gülen, ince bıyıklı genç bir Türkçe öğretmeni imgesiyle yer etmiş, lise yıllarımın ozanıdır. Oysa son kitabındaki resminde buruk ve yarınlara endişeyle bakan, yorgun gözleriyle duruyor karşımda. Şiirlerinin çoğuna egemen olan ölüm , yaşamla hesaplaşma ve kanser temaları, gözlerinde okunan umutsuzluğu açımlayan, sanatçıya özgü duyarlıkla işlenmiş içdöküşün dokunaklı bir dışavurumu olarak ok gibi saplandı yüreğime: Solgun bir çiçek gibi sızlıyor bedenim...)

Trenleri ve tren istasyonlarını bunca sevişinin altında yatan gizli neden"o derin yalnızlık" duygusu muydu, hiç bilmiyorum. Tren yitip giden zamanın hüzünlü bir simgesidir. Aşkları, pişmanlıkları, acıları ince bir sızı olarak geçmişten alıp geleceğe taşır sürekli. Her şeye şaşkınlık ve hayranlıkla bakan yoksul çocukluğun, tanımı yapılması zor olan bir mutluluk ikonudur ve o çıplak ayaklı çocuklar yaşamları boyunca bu ikona bağlı kalırlar. Kaç yaşında olurlarsa olsunlar, onu her görüşlerinde içlerini dolduran sınırsız bir sevinçle, dalga dalga yayılan bir hüznün gelgitlerini yaşarlar. Bir istasyon kahvesine oturup çay içerek, o derin yalnızlığı solumak, gelmeyecek birilerini beklemek, hiç gidemeyeceği uzakları özlemek onları anlaşılmaz kılan değil ama; diğerlerinden ayıran, ince, duyarlık dolu, insancıl imler olarak her sözlerinde ve davranışlarında kendini belli eder. Sen de kişiliğiyle, trenlere duyduğu sevgi arasındaki bağ, özdeş bir nitelik taşıyan, ayrıcalıklı insanlardan biriydin ve iyi ki de öyleydin.

Trenlerin geçişini görüyorum. Şimdi kara trendi geçip giden... Ta çocukluğumdan beri trenleri gören bir yerde yaşamayı özlerdim. Herkes deniz kıyısında bir evde oturmak ister, bense demiryoluna bakan bir ev, bir pencere, balkon düşlerdim. Suadiye'den, Erenköy'e, sonra Göztepe'ye rayların içinden yürüye yürüye gelmek. İki yandaki ahşap evlere, boyası dökülmüş beyaz köşklere bakmak, trenin yaklaşmasını duyumsayarak birden kenara çekilmek, lokomotifin bacasından çıkan isli dumanı içime çekmek... Sonra bir istasyon kahvesine oturmak. Tek başıma dalmak içimin derinliklerine, inmek inmek, yitip gitmiş anılarda, uzak yaşam parçacıklarında eski kişiliğimden izler bulmaya çalışmak...

( Hey! Vapurlar, Trenler.../ Trenlere Bakmak / Sayfa:11 / Oktay Akbal )

31 Temmuz 2008 Perşembe

27. Mektup


Neyinden tanırım
gülüşünden belki
boynu biraz yana eğik
biçilmeyi bekleyen o bir sap ekin

Neyinden tanırım
gülüşünden belki
rüzgar çıkıp da götürmezse
boşalmaya hazır o bir tutam bulut

Neyinden tanırım
karınca adını alışından
göze görünmez adımlarla
sabrı yürüyüşünden belki

Haksızlığı gözyaşıyla sorgulayıp
öfkeyi gösterişsiz yaşayışından
boyunca oğul yetiştirir gibi
her kitabıyla biraz daha çoğalışından

Halkın ekmeğini yoğurmaya
adanmış ellerinden belki de
tutanağı yazılırken sorsalar
neyinden tanırsın diye Asım'ı

(Temmuz İçin Yaralı Semah / Tutanağı Yazılırken / Kemal Özer)

Can Yoldaşım,

Yarın 1 Ağustos 2008. Aramızdan kokunu, sesini, gözlerini alışının, ellerini bu dünyadan çekip gidişinin birinci yıl dönümü.

Bazen bir düş gibi geçiyordu zaman, bazen yaşlı bir nehir gibi.

(Bin Yapraklı Lotus / Bakır - Bölüm V. Sayfa 16/ İnan Çetin)


Sonsuz ve derin bir uykudaydım. Bin türlü halini yaşadım yokluğunun. Sana doğru yürümekten yoruldum. Yaşlı ve bilge bir çınar ağacının gölgesinde dinlendi ruhum. Kaç zamandır içinde yitip kuytularında biriken acılarla yoğrulduğum ıssız bir orman bilinmezliğindeki yaşamın, dalların ve yaprakların arasından damıtarak küskünlüğüme sunduğu umutlarla avundum. Varlığını bütün canlılığıyla içimde soludum, sabahları ellerini tuttum, geceleri ay ışığında parlayan salkımların hüzün renkli gölgesinde sesini duydum ve duruldum ağlaya ağlaya, sular gibi...Zaman - ki, o suların akışına benzemektedir, yokluğuna değip çıplak bıraktığı ömrümün senden aldığı renklerini hiç solduramadı, yerini hiç bir sevinç dolduramadı. Ayrılığında bile seninle gülüp sevinmeyi öğrendim.

Yarın ayak seslerimizden tanıyacaksın bizi. Sıcak soluğumuzu duyacaksın yanı başında. Gözyaşlarımız büyütecek toprağının derinlerine kök salmış o çiçeği. Dalları ve yaprakları sen kokacak, tazeliği içimize sinecek elimizi sürdüğümüzde. Benim güzel kardeşim; toprağının bereketinde yeşersin umudun, yorgun gözlerin gecelerin karanlığında ışısın, o benzersiz ruhun kuşlar gibi kanatlanıp hüzünlü ufkumuzun göğünde uçsun.

Seni çok özledik...

Pencerene kar buğusu bıraktım
Belki adımı yazarsın diye
Belki beni çizersin diye
Pencerene kar buğusu bıraktım

(Sahibinden Satılık / Pencere / Ahmet Erhan)

12 Temmuz 2008 Cumartesi

26. Mektup


Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki küskün kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

(Murathan Mungan / Yaz Geçer / Yalnız Bir Opera )

Can Yoldaşım,

Daha Küçücük bir kızdır o, Güney Amerika'da kaza sonucu babasını yitirdiğinde. Bulanıklaşan düşünceleri yaşlı maya yerlisinin sözleriyle yeni bir yön bulur kendine. "İnsanlar" demişti Sally, "ölünce nereye gider?" Sorusunu yanıtlayan Maya yerlisinin sözlerini artık hiç unutmayacak ve hep yineleyecektir kendi kendine:

Hiç bir yere... Sadece bir evden diğerine giderler, kelimelerin olmadığı yere... Ayın ışığına Karışırlar.

House Of Cards filmi (TV8' de gösterilen ve dilimizde bilinen adıyla İskambilden Ev), "acısını sessizce yaşaması" öğütlenen Sally'nin (Asha Menina) "kelimelerin olmadığı yere" giden babasına ulaşma çabasını anlatan etkileyici bir öykü. İçine kapanan küçük kız, ayışığına karışan baba özleminin beslediği olağanüstü bir yaratıcılıkla dışavurduğu ve gerçekliğine bütün benliğiyle kendini kaptırdığı bir boyutta ilerlerken Annesi Ruth Matthews (Kathleen Turner), kardeşi Michael (Shiloh Strong ) ve Doktor Jake Beerlander (Tommy Lee Jones) onu yeniden kazanmaya çalışırlar. Sally'nin iskambilden evleri annesinin gayretiyle gerçeğe dönüşüp babasına ulaşmasını sağlayacak bir kuleye dönüştüğünde, duygusal gelgitlerinin sonuna gelir küçük kız. Yaşamla arasında oluşan derin kesiği üç sözcükle anlamlandırır filmin sonunda : " Onu çok özlüyorum." Oysa geceleri başını kaldırıp göğe her bakışında "ayışığına karışan" babasının suretini görüp sessizce yaşadığı acısıyla yüz yüze gelecek, hep aynı duygu iğne gibi batacak ve kanatacaktır yüreğinin çok derinlerinde duran ıssız bir noktayı.

Bu küçük kızın ayrılığa meydan okuyan cesur duruşu ve kararlılığından çok etkilendim. İçinde sevgi, özlem ve direnci besleyen verimli bir toprağa saçtığı yaratıcılık tohumlarını bütün benliğiyle yeşertmeye adadığı,babasının izini, düşsel bir dünyada sürdüğünü sanıyor insan önce. Oysa o babasını bulduğuna inandığı bir anda bozuyor sessizliğini, minicik yüreği büyüyor, sınırlarını zorlayıp yaşamın orta yerine akıtıyor bütün gizlerini.

Yine en iyi "Murathan Mungan'ın Sandık Odası" şiirindeki dizeleri anlatır, yitirilenlerin içi acıtan, bütün dengeleri alt üst eden boşluğunu:


gün ışığıyla yıkanmış küskün bir yıldız
gibi akıp geçtin
sessizliğimizin üstünden
oyalanacak bir şey bile bırakmadın
tozlanmış, dalgın bakışlarımıza

Filmlerin gerçekliğiyle ortasında debelenip durduğumuz yaşamın gerçekliği arasında bir ilinti aramamak gerektiği söylenir ya da düşünülür. Bu yargının doğruluğu çoğu kez kendini kanıtlasa da, ikisi de yaşamdan beslenir. Kurgusal hiçbir unsur içermeyen olaylar ve olayların öznesi olan kişiler için tepki vermeyen, belki de yaşanılan geçekliği yeterince algılayamayan usun ve belleğin güncellemesini bir zaman sonra filmlerdeki yaşam yapmak zorunda kalıyor. Toplumsal duyarsızlıklar, değerlendirme yanlışları, insana ve insancıllığa ilişkin düzeltilmesi artık olanaksız olan haksızlıklar sanatla yoğurulup karşısına yeniden çıktığında, geçmişte kalan bir zaman parçasının boşuna bir sorgulamasını yapmak durumunda kalıyor kişi. Bunları bana düşündürten resimdeki o boş bakan gözlerdi..... 6 Temmuz tarihli Milliyet'te çıkan haber "Tahliye edilen Kuddusi Okkır Öldü" başlığıyla verilmişti. Sağlık sorunları nedeniyle 1 Temmuzda tahliye edilen Kuddusi Okkır akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirirken, haberin içeriğinden çok bütün gazetelerde aynı anlam ile insanın içini sızlatıp yüreğinden vuran,resimlerdeki o bakışlardı. Kullanılan resimleri aynı olmasa da bakışları hiç değişmiyordu Kuddusi Okkır'ın. Onlarda bir umarsızlık okunuyordu, belki de toz dumanın, kargaşanın, vurdumduymazlığın, insanlık değerlerine sığmayan uygulamaların ortasında kendisinin ne bir ilk, ne de son olacağı tükenişlerin bir simgesi olarak sessizce vedalaşıyordu yaşamla. Televizyon ve gazetelerin Ergenekon Soruşturması kapsamına giren bir haber olduğu için ayrıntılarını verdiği dramı onlar için sadece bir "iş"ti belki. Yeni haberler geldikçe unutulmaya yüz tutacaktı yaşadıkları. Kimse üstlenmeyecekti ömrünün son bir yılını törpüleyen haksız tükenişinin sorumluluğunu. Yaşadıklarının herkesin başına gelebileceği endişesini taşımadan sürüklenen toplumsal edilginliğimizi, "Kuddusi Okkır'ın içine çökmüş gözlerine baktığında vicdanının kanadığını" yazarak dürtükleyen Ahmet Hakan'ın satırlarını okumak aslında yaşadığım iç ezikliğini çoğaltıyor yalnızca.

Gözlerim gözlerine değdiğinde hiç bakamaz, kaçardı mahzun duran bakışlarından. Korkardım belki de, derin bir acının benden sana doğru akıp her yeri ve her şeyi kaplamasından, yaşadığımız anı soldurup ürkek gülüşlerimizi tüketmesinden. Sonra o korku büyür büyür, yumruk olup boğazımda düğümlenirdi, soluk bile aldırmaz, elimi, ayağımı uyuşturur, bayılacakmış, oraya yığılıp kalacakmışım gibi döndürürdü başımı. İçinde senin olmadığın bir gelecek endişesiyle alevlenirdi yüreğim; sesini işitmezsem ıssızlaşacaktı, ellerine dokunmasam soğuyacaktı, varlığını duyumsamazsam solacaktı dünyam. İşte o zaman yollara bakardım hep, gittiği yer belli olmayan ve sonsuzluğa uzanan.

Ah, kimsenin bildiği gibi değildir yollar:
sol yanım, sol yanım gibi heyelan, sağımda kötürüm bağlar.
Ürküp bu güz sonu akşamında yaşlı tarlalar ve kötürüm bağlardan,
çocukluğumu çağırıyorum ilk kopardığım gülden,
yalınayak yürüdüğüm yollardan...

Adnan Özer / Köprülü-Veles Şarkıları)

28 Haziran 2008 Cumartesi

25. Mektup


Giyotinin sağlaması kestiği bir boyunda
Yokluğunun sağlaması eli bıçaklı gece
Kumsalda sağlamasını yapan garip tekneyim
Derin denize bakarak ve büyük gemilere

Olta sağlamasını balık ağzında yapar
Kendisini de kanatan iğne halinde
Senin çok uzakta oluşun var ya
Beni balık ediyor ağzında iğnesiyle

(Abdülkadir Budak / Sağlama)

Can Yoldaşım,

Bir koşuşturma işte yaşadığın. Önce ulaşılması gereken yeni hedefler seçiyorsun kendine. Vardığındaysa, çok sevinemeden, garip bir boşluk duygusu içinde boğulacağın sanısıyla yeni ufuklar arıyorsun öncekinden daha uzak ve zor olan. Oysa dört nala koşan bir at gibi, tozu dumana katarak yarıştığın korkularındır biraz da. Ne tam anlamıyla geride bırakıp uzaklaşabilirsin onlardan, ne de kol kola girip birlikte yaşayabilecek denli uzlaşabilirsin. Bu arada şöyle bir dokunup geçtiğin, özüne inip tadına varamadığın "bir şeyler" hep vardır. Yaşamın, içindeki öznesi birden fazladır, parçalara bölünüp o değişken kişilikli özneleri sana dayatılan eylemlerle eşleştirmeye çalışırken teğet geçtiğin, aslında yine yaşamın ta kendisidir. Gülten Akın ne güzel anlatır, yaşamla olan bu "ucu açık müzakere" durumunu:

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Oysa biz seni anımsatan o "ince şeylerle" avunuyoruz. Annemin deyişiyle "Sen bizden uzaklaştın, ama gün geçtikçe biz sana yaklaşıyoruz". Bağdaki asmalar kuru bir çubuktan tomurcuğa dönüp çiçeklenirken yeşil yapraklara düştü suretin. Kimseler görmedi dallardaki ışığı, haziran yağmurlarının düştüğü toprak gibi kokuyordu ellerin, teker teker öpüp yüzümüze sürdük, anladık ki hep yanımızdasın. Dallardan sarkan korukların içimize kattığı heyecan, daha sonra tadını bulup renk verecek emeğimizin salkımlarına. Kara üzüm tanesi gibi duran gözlerinden süzülen bir damla yaştır şimdi özlemin. Ama çıplak ayakla bastığın toprağın bereketi büyütüyor içimizdeki seni:

Bak hele, çiçeklerle sarmaş dolaş oldum bu gece
Hayat tırnağımda bile büyür
Ben ölsem de ölmesem de

(Ahmet Erhan / Sayıklamalar)

05 Haziran 2008 Perşembe

24.Mektup


Tanrı küçük insanlara
özlemlerin tadını bıraktı.

(Tanrı İnsanlara Verdi / Arna Bontemps)


Can Yoldaşım,

1.

"O gece kırmızı bir gül kokusuydu ruhunun imgesi."

Ayrılık saatinin yaklaşması ile bir korku kaplardı içimi. Zaman çağıl çağıl akan bir nehir kıvraklığında senle geçen günlerimi hızla tüketirken, gitmeden önceki günün akşamında yalvarırcasına hep aynı sözü söylerdim:

-Bu gece hiç uyumayalım olur mu?

Oysa o geceler hiç olmasını istemediğim sabahları yatırırdı koynunda ve bağrına taş basan bir ana gibi ninnisini söylerdi ayrılıkların. Sabah yüzünü güne döndürüp beyaz uykusuyla vedalaştığında yeni anlamlar kazanırdı küçük dünyalarımızın dokunaklı öyküleri. Sırasını hiç şaşırmayan yaşam gelgitlerinde birbirini izleyen karşıt kutupların selam durduğu ömrün akışı acıyla bulanır, özlemle gölgelenir, aşk ve umutla tazelenip sevinçle yeniden durulurken yitirirdi kendini. Anlamını aradığım yaşam bana anlattıklarında gizliydi.

Sıkı sıkıya tuttuğum ellerin avuçlarımı kavrayıp ılık bir esintiyi ruhuma üflerdi; o esinti uzaklardaki bir tütün tarlasının yeşil sonsuzluğunu dalgalandırır, çam ağaçlarının uğuldayarak söylediği yalnızlık türküsüne buğulu bir anlam katıp çevresini dolandığı yaşlı çınar ağacının yapraklarını sürüklerdi geçmişin ıssız yollarında. Yanıma uzanıp öykülerini anlatırken belleğinin bir köşesinde alev alev yanan anılar, çocukluğunun yoksul ama duyarlı bir yanını kanatmaya başlardı sesinin tınısında. Daha sen yanımdayken başlardı, henüz adını koyup tanımını yapamadığım o ince sızı.

Uykuya yenik düşen çocuk bedenimin zayıflığı öykülerindeki sonları öğrenmeme hiç izin vermedi. Tellere takılan bir uçurtma hüznüyle sen benden usul usul uzaklaşırken, anlattıkların kanatlı düşsel atlara bindirirdi küçük yüreğimi. Yaralı umutların ve kırgın sevinçlerin şaha kaldırdığı zaman sabahı gösterdiğinde, gözlerimi sensiz bir güne başlamak için açardım.

2.

"O gece bir yapraktan süzülen yağmur damlasıydı gözlerin."

Küçük ayrıntıları yakalamak için çok sevmeli insan. Baktığında en derinlere işlemeli gözlerinin erimi. Yüreğiyle ve bütün duyularıyla yoğunlaşarak acıyı duyumsamalı, örtülü bir hüznü yakalayıp gizli kalmış sevinçleri özgürleştirmeli. Sevdiğinin bir türevi olarak yaşayıp anıların gölgesinde soluklanmak ve umudun göğünde dirençle kanat çırpmaksa özlemek, seni gördüm: rüzgarla savrulan dalların ve yaprakların sesinde gizliydi ömrün.

20 Mayıs 2008 Salı

23. Mektup


Küçük çocuklar yapıp geceleri kendimden,
Seni öpsünler diye gönderiyorum sana.
Bana, kucaklarında seni getiriyorlar;
Ben de sonra o seni getiriyorum sana.

(Özdemir Asaf / Sana / Çiçekleri Yemeyin)

Can Yoldaşım,

Kişinin kendisini evrenin merkezine koyup çevresinde olup biteni bir dram gibi izlemesi, insana özgü olan her şeyi ekseni kendi uzağından geçen bir döngünün doğal uzantısı olarak görmesi; yaşamın derinliğine ulaşılamayan, gizleri çözülemeyen başka bir boyutu olsa gerek.

Birileri yazarak, çizerek ya da savaşarak direnip kahramanlaşırken; birileri uzak bir coğrafyanın acımasız ikliminde yoksulluğu, açlığı, doğal afetleri bir yazgı olarak alnında taşırken; birileri küreselleşmenin körüklediği, çıkışını adaletsizlikten, hukuksuzluktan ve sömürüden alan şiddetle iç içe yaşarken ötekilerin izlemesi; kişinin yaşamı algılayışı ve aklında, yüreğinde özümseyip esnekliğini bireysellikten, öznellikten alan insaniyet hamurunun kıvamı ile ilgili bir durumdur. Hamuru yoğuransa yaşamın bilinmezliklerle dolu akışıdır. Acının, çaresizliğin ya da ölümün herkes için olduğunu anlayabilmek için zaman terazisini kollayan yaşam dengelerinin bir kefede ağır basıp değişmesini beklemek zorundadır insan, üstelik bunu hiç bilmeden.

Geçen hafta babasını yitiren Bekir Coşkun, Hürriyet'te çıkan (17.mayıs.2008) Taş Sokaktan Aşağı adlı yazısında, acısını ve iç dünyasının küçük bir çocuk gibi korunmaya muhtaç yalnızlığını, okuyanı sıkı sıkı sarıp sarmalayan bir duyarlıkla bölüşerek en derinlerinizde kanayan kuytu bir köşeyi gün yüzüne çıkarıyor:

Şimdi daha iyi anlıyorum korkan tavşan yavrularının niye bir zıplayışta yuvalarına kaçtıklarını.
Ya da kuşların uçsuz bucaksız gökyüzünde dolanıp dolanıp, ama akşamları niye aynı ağaca döndüklerini.
Aidiyet duygusu çoğu zaman bir adres belirler bize.
Korktuğumuzda döneriz...
Uçup uçup döneriz.
Ve insanoğlunun en iyi bildiği adrestir o işte:
Baba ocakları...
Geçen hafta adresimi yitirdim.


Yazarın "Geçen hafta adresimi yitirdim" diyerek aktardığı durumla bir gün kendilerinin de yüzleşmek zorunda kalacaklarını bilen ve "Babam hep tutkularının peşinden giderek bizim kahramanımız oldu " diyen Emine ve Nuri Bilge Ceylan kardeşlerin de aslında seçtiği yol "baba ocağına" bir saygı duruşu ve sevgi gösterisidir. İki kardeş, 1-19 Nisan tarihleri arasında Milli Reasürans Galerisinde "Babam İçin" adını verdikleri bir fotoğraf sergisi açmışlar. Sergi kataloğunun giriş yazısını yazan Emine Ceylan, bu sergiyi neden gerçekleştirdiklerini, yaşamın en çıplak gerçeği olan ölüm duygusunun terkisine bindirdiği endişe ve hüzünle açıklıyor. Satırlarında hem eninde sonunda yüzyüze gelinecek o kaçınılmaz sona yönelik yapılan korku dolu göndermenin sisi ve pusu, hem de "sevgilerini ifade edebilmenin iç erincini" yaşayan iki kardeşin mutluluğunu okumak olası:

Ve de aylardan gene Nisan. O tam 86 yaşında. Birlikte olacağımız günlerin sayısının hızla azaldığını hisettiğimiz için.


(Sen de "birlikte olacağımız günlerin sayısının hızla azaldığını" hissederek mi yaşadın, geçen yılın o ebruli aylarını? Seni yitirebileceğimi aklımın ucundan bile geçirmedim oysa ben. Yanımda varlığını duyumsamanın da ötesinde, her şeyimi sana özdeş kıldım. Ozanın o dizelerinde dediği gibi : "Her seven / Sevilenin boy aynasıdır / Sevmek / Sevilenin o aynaya bakmasıdır.")

Nuri Bilge Ceylan fotoğraflarının dingin bir hali vardır. İnsanların ve doğanın zamanın bir yerinden koparılmış ve boşluğa asılmış gibi duran sessizliği, anlamını çoğu kez çocukluğunuzda unuttuğunuz yüreğinizde bulur. Anıların eski toplaşma yeridir, bir kasaba çıkışının tarlalara, bağlara doğru sizi alıp götürdüğü belleğinizin o yeşil yolu. Sanatçının filmleri de, fotoğrafları da içten bir alçakgönüllüğün, buruk sevinçlerin, gözlerdeki kaygılı anlamların görüntüleri ile ruhunuzu kucaklayıp büyülü bir yaşamın kapılarını açıyor ardına değin. Bu nedenle N. Bilge Ceylan'ın sitesindeki resimlere sık sık dalıp kalıyorum.

Alexey Titarenko, 1962 de St Petersburg'da doğmuş bir fotoğraf sanatçısı. Siyah-beyaz çektiği fotoğraflarındaki o belli bellirsiz yer verdiği insan figürlerine fon olan sokaklar, yollar ve evlerin kar ve yağmurla bütünleşip hüzün renklerine boyanan boynu büküklüğü ile örtülü bir yalnızlık temasını çağrıştıran ıssızlığını sevdim. Sanatçının özellikle sitesinin "Black&White Magic of St Petersburg" bölümündeki yapıtları doğduğu kente olan bir borcu öder gibi sevecen ve özenli. Teknik ve tematik olarak Nuri Bilge Ceylan'ın çalışmalarıyla benzeşen yanları olduğu için (ikisi de kent ve kar ilişkisi üzerine temellenmiş, hüzünlü resimler çekmişler) Titarenko'yu anlattım. Aslında alçakgönüllü bir yaşam düşünü anlattım, sadece ikimize ait olan. Aslında yatağına usul usul çekilen bir nehirdi anlattığım, yaşlı bir çınar ağacının gövdesine tutunup geçmişe çağlayan. Aslında kırgın bir iç döküşüydü derinlerden gelip sesime değen ve satırlarıma akan, avunmak zorundaydım çünkü. Ve aslında:

Yağmurlar ülkesiyim ben
Uzak ve yüksek...
Sen gözyaşı bulutusun
Durursun göğsümün kuytularında

(Hüseyin Haydar / Rüzgarın Dili - II / Kara Şarkılar)

19 Nisan 2008 Cumartesi

22. Mektup


yaşanmışlık kokar bazı giysiler
yıkanamaz bu yüzden
sebebi olsa da her unutuş canımı yakar
canımın ortasında uyu
adımın ortasındaki sessizlik.

(Betül Yazıcı / İçimde Kirli Kuşlar)


Can Yoldaşım,

Bağı mart ayının ortasına doğru budamaya başladık. Beş-altı günümüzü aldı. Sonra bordo bulamacı ile ilaçlama yaptık. Sırtımda ilaç tulumbası asmaların arasında dolaşırken, eskiden olduğu gibi ardım sıra geldiğin, beni sessizce izlediğin sanısına kapıldım sık sık. Bu yüzden ilaç atarken ikide bir geriye dönüp gülümseyen yüzünle karşılaşmayı umdum. Seni göremesem de yanımda olduğunu hep duyumsuyorum.

Sıcak geçen bahar tomurcukların patlamasını hızlandırdı. Şimdiden yapraklanmaya başladı asmalar.Onbeş günde bir bağa gidip asmaların gelişmesini izliyor, tarlanın her yanını temizleyip bütün yeşilliğini, bereketini ve doyumsuz güzelliğini sana adayacağımız ağustos ayına hazırlanıyoruz.

Kış umudumu karartmış, acımı kat kat artırmıştı. Baharsa hem sana olan özlemimi artırdı, hem de direnç kazandırdı yüreğime. Koca bağda, 12 Nisan cumartesi günü, patlayan ilk tomurcuğu arayıp buldum; senin o nasırlı ellerine benzeyen, biraz çekingen bir yeşilin içimize akan sevinciyle dolup taştı gönlümüz.

Sahi kaç yaşındaydık bir akşamüstü Çınaraltı'nda
Deniz, kaç yaşındaydı rüzgarın menzilinde
bereketli yağmurlarla bezenmişken bedeni
gökyüzü kaç yaşındaydı
saçlarını örerken ayışığının mavi tomurcukları
toprak kaç yaşındaydı kan içinde yürekte
ağaç kaç yaşındaydı, kuş kaç yaşında
çiçek kaç yaşında
sevda kaç yaşında
gençliğim kaç yaşında

(Refik Durbaş / İnadına Şiir: Nereye Uçar Gökyüzü)

21. Mektup


Günlük güneşlik bir günde bile kararıp kalıyorum
Ne bela şey şu sensizlik!
İçimin yapraklarını titretiyor
koyunun da koyusu bir sessizlik

Ağır geliyor adama
böyle zamanlarda
gölgesi bile gülün

(nasıl anlatsam
içimi kemiren kederi)

Sonbaharsız bir kış düşün!

(Ali Erdoğan / Keder)

Can Yoldaşım,

Uzun bir süredir suskunluğun, ıssızlığın ve senden uzakta ısırgan bir yalnızlığın ortasında yaşadım. Yemek yedim, çalıştım, uyudum, yürüdüm, su içtim, okudum, film izledim, insanlarla konuştum. Geçip giden günlerin eteğine tutunup sana ve yaşama ilişkin aldığım notları iliştirdim, yüreğimin derinliklerine. Belleğim kör bir kuyuydu, içinde yitip giden sesler ve yüzlerin ardına takılıp seni unutmaya çalışmadım hiç. Ellerim nasır tuttu umudun ve özlemin toprağını çapalamaktan, güzel anıları dillendirip gülmeyi kendine yeniden öğretti gözlerim, hani "Akan Zaman Duran Zaman"Melih Cevdet Anday'ın anı kitabının adı, başkaları için "akan" zaman, benim için "duran" zamandı. Bu nedenle uzun bir süredir sana yazamadım.

Ansızın bütün benliğimi sarıp sarmalayan kimsesizlik ve yoğun bir acı anlamsız kılıyor yaşamı ve insanları. Sonra topluyorum kendimi; üzerimdeki emeklerini boşa çıkarmamak, bana verdiklerini haketmek, yarım kalan düşlerimizi tamamlamak ve yaşamın beni içine attığı "sensizlik sınavını" başarıyla geçip, o güzel ruhunla bütünleşerek, yeniden seninle birlikte olmak için.

06 Mart 2008 Perşembe

20. Mektup


Çünkü gözlerin düşlerle dolu
Ve alnın düşüncelerle ağır,
Bırak bir çocuk gibi avutayım seni
Son yıldız sönerken ninniler uyutacak.

Güneşi çağırıyorum, denizi, rüzgarı,
Sana berrak bir yaz günü hediye etmek için,
Ve en güzel düşleri gerçekleştirmek,
Çünkü bulutlarla dolu gecelerin.

Dudakların yeni bir şarkıya başlarsa eğer
Denize, fırtınaya, güneşe teşekkürler
Çünkü gözlerin düşlerle dolu
Ve alnın düşüncelerle ağır...

( Mascha Kaleko / Küçük Bir Aşk Şarkısı )

Can Yoldaşım,

Şubat ayının ortasına geldiğimizde, kar geri döndü. İlkinden daha yoğun ve uzun süren bir yağışın biriktirdiği sonsuz beyazlık, her şeyimizi esir aldı; yüreğimizi, belleğimizde biriken anıları, sevincimizi ve hüznümüzü. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, soğuk kış akşamı yalnızlıkları, umudumuzu karartıp sana olan özlemimizi alevlendirirken, birbirimize bulaştırdığımız soğuk algınlığının öksürüğü ve ateşiyle halsiz düştük.

Sonra güneşli bir sabaha uyandık. Karlar eridi, havalar gün gün ısınmaya başladı. Bıçak gibi içimize işleyen kuru soğukların ardından, ılımaya başlayan günlerin sevecen yüzü karşıladı kapı önünde bekleyen esmer renkli umutlarımızın sessizliğini. Günlerin bahar beklentisiyle gölgelenen solgun resimlerine, güç veren, direnç aşılayan notlarını düştü "ilkyaz devrimi".

Dirilen toprağın kokusunda, yeni budanmış asma dallarının sessiz biriken gizilgücünde, ağaçların, çiçeklerin ve kuşların telaşlı devingenliğinde, duru akan suların güzelliğinde seni görmenin ve bulmanın sevincini yaşayacağız hep birlikte. Yakında sana "taze sürülmüş toprak kokusunu" getireceğim. Beni bekle sevgili kardeşim.

Büyüdüm. Masallar bana çiçek açtırmıyor.
Çoktan beri kendime "siz" diyorum.
Yalnız ara sıra hala, tenha günlerimde,
Çocukluğum gizlice ziyaretime geliyor...

(Mascha Kaleko / Baba Evinde Gençlik Zamanı)

06 Şubat 2008 Çarşamba

19. Mektup


ve gözden kayboldun
beyaz
bulutu içinde
sahipsiz
rüyaların.

(Peter Semoliç / Baba )

Can yoldaşım,

Kar yağdı.

Gecenin ilerleyen bir saatinde başladı, kaldırımlarda, yollarda, evlerin çatılarında, apartmanların arasına sıkışmış zeytin ağaçlarının boynu bükük dallarında sabırla birikti. (Doğanın işini bilen becerikli elleri özenle yaydı beyaz örtüsünü, kentin sabah mahmuru bedenine). Bir hatır ziyareti kısalığında; hem suçlu, hem kırılgan, hem çekingen, hem de nezaket doluydu bu ayaküstü buluşması, uzun zamandır birbirini görmeyenlerin...

Sonra ayrıldılar, dostça el sıkışıp, belki gerçekliğine kendilerinin de pek inanmadığı yeniden görüşme umutlarını dillendirerek. Güneşin kocaman elleri her yeri okşayıp, geceden kalan buluşmanın beyaz izlerini silmeye başladığında, renkler usul usul canlanmaya başladı yaşamın durgun akan sularında sürüklenerek.

(Oturduğum pencere kenarının gözümü kamaştıran beyaz ışıkları arasından baktım, kocaman bir yalnızlığın aktığı sokağın yokuşuna. Sıcak ve demli bir çay kıvamındaki hüznün bir çerçeve gibi sarıp sarmaladığı geçmiş zaman fotoğrafları arasından, yüzünün bütün sevecen çizgilerini seçebiliyor, gözlerimi kapatıp fısıldıyordum:

Küçüksün sen, gözlerin bebek
Ben sonsuz yaşlı ve yorgunum

(Hüseyin Haydar)

05 Şubat 2008 Salı

18.Mektup


Şair?Fani neşeyi arama artık bizde
Şimdi biz bir hayale ağlarız için için
Tesellisi olmayan gönüllerimiz için

Sade ona kavuşmak tesellidir diyoruz

Ona kavuşmak için ölümü bekliyoruz.

(Nazım Hikmet / Vehbi ve Nafi kardeşlerimin Acılarına:
Aldığım Bir Mektup / 1337 Mart Ankara)

Can Yoldaşım,

Yukarıdaki dizeler Nazım Hikmet'in gün ışığına çıkan iki yeni şiirinden birine ait. Hürriyet yazarı Doğan Hızlan, 20.Ocak.2008 tarihli yazısında "Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi Yöneticisi Ömer Türkoğlu'ndan aldığı e-posta" ile öğrenip araştırmasını yaptığı bu haberi okuyucuklarına iletiyor. Daha sonra yazar Işık Kansu'nun Cumhuriyet'te çıkan yazısında ayrıntılarını okuduğum şiirin öyküsü bir ölüm acısına dayanıyor. Müfdale Hanım, ozan Ceyhun Atuf Kansu'nun annesidir. Eşi Nafi Bey (Atuf Kansu) ve kardeşi Vehbi Bey (Sarıdal) 1921 yılının Ocak ayında kömürcü kılığına girip vapurla Anadolu'ya geçerler. Yolları Vala Nureddin ve Nazım Hikmet'le kesiştiğinde; Müfdale Hanım da, sevinç içinde, eşinden kendisini Ankara'ya gelmesi için çağıran haberin yolunu gözlemektedir. Ancak Ocak ayının son günlerinde apandisiti patlar ve kurtarılamaz. Nazım Hikmet iki dostunun acılarını paylaşmak için Mart 1921'de, yukarıda son bölümünü alıntıladığım, "Vehbi ve Nafi Kardeşlerimin Acılarına: Aldığım Bir Mektup" adlı mersiyeyi yazar. Şiir Kansu ailesi tarafından kuşaktan kuşağa birbirine aktarılarak, öyküsüyle birlikte yaşamış.

İnsanların ölüm acısı karşısında tepkileri, bu acıyı iç dünyalarında ağırlama biçimleri çok değişken tonlarda yapılandırıyor kendini. Okuduğum iki yazar İlhan Selçuk ve Ali Sirmen, bir kaç gün arayla yazdıkları iki yazıda bu konuya değinmişler. İlhan Selçuk, 22.Ocak.2008 tarihli yazısında Uğur Mumcu ve Hrant Dink'in öldürülmelerine "acıyı anlamak" duygusuyla yaklaşmaya çalışmış önce:

Bugün ayın kaçı?..
Uğur Mumcu 24 Ocak'ta öldürülmüştü..
Bir iki gün sonra Uğur'u da anacağız...
Ya öteki dostlar?..
Hangi birini sayalım?..
Bilge kişi ne demişti:
"-Doğada her şey küçük doğar ve büyümeye başlar; büyük doğup da zamanla küçülen tek şey acıdır..."
Doğru mu?..
Soruyu acı çekenlere yöneltmeli...
Peki, acı çekmeyen kişi var mı?..
İnsan sevdiklerini yitirerek yaşayan bir yaratık...
Acılar zamanla küçülmeselerdi, yaşama katlanmak olanaksızlaşırdı.


Ben acıların zamanla küçüldüğüne inanmıyorum, sevdiklerinizi yitirdiğinizde yaşamı katlanılır kılan duyduğunuz acının küçülmesi değil, onunla yaşamayı öğrenmeniz; ruhunuzun bir yanını hep eksik bırakan, özleminizi arttıran, tat alma duyunuzu körelten bu sonsuz üzüntüyü yönlendirebilecek bir avuntu kaynağı bulabilmenizdir. Yazdığım, okuduğum, izlediğim her şeyde seni bulmasam; yaşam yörüngemi seninle bölüştüğümüz düşleri gerçekleştirmek üzerine kurmasam dayanabilir miyim yokluğuna?

Yazının başında Nazım Hikmet'in yeni bulunan iki şiiriyle ilgili haberi veren Doğan Hızlan, 70. doğum gününde, 23.Aralık.2007 'de annesini yitirmişti. Annesi Fevziye Hızlan ile hiç evlenmeden yetmiş yıllık bir ömrü paylaşan Doğan Hızlan için bir yazı yazmış Ali Sirmen : "Bilmem Doğan Hızlan Bunları Düşündü mü?". Yazar ozan Jacques Brell'in bir sözüne gönderme yapıp acıların insan yaşamındaki sürekliliğine vurgu yapmış :"Hiçbir şey unutulmaz, yalnız onlarla yaşamaya alışılır hepsi bu". Ama beni en çok etkileyen yazarın annesinin cenaze törenine gelen Adalet Ağaoğlu'nun ilginç sözleriydi. Adalete Ağaoğlu cami avlusundaki çınar ağacından düşen bir yaprağı Doğan Hızlan'a vererek "Bak annen geldi" der. Hızlan yaprağı alıp elinde tutarak taziyeleri böylece kabul etmeyi sürdürür.

Tarladaki eski bağ damının briket duvarlarında ellerinin izi var. Bağın kış yorgunu toprağında ayak izlerin, çam ağaçlarının rüzgarla salınan ağırbaşlı dallarında gözlerin var. Zamanın bir yerine yazılmış, nehirler gibi çağlayarak akan sözlerin duruyor yanıbaşımda. Uzağımda olmadığını biliyorum.

Sagamunun küçük tarlasında
ateşler yanıyordu

seni seviyorum diyordun
ateşler içinden

(Koiki şarkısı)

22 Ocak 2008 Salı

17.Mektup

Rüzgar yoksunuysa
Kendine kapanır zaman
Çözülür palamar
Sıkıcı bir imadır artık liman

(Nükhet H. Gökaltay / Beklerken Soldu Ah)

Can Yoldaşım,

Seni yitirdiğim yıldı, ömrümün en sıcak yazı ve en sert kışı. Yüreğimin bereketi kaçtı, bilincimin sınırlarını zorlayan bir özleyişin susuzluğunda yangınların içine düştüm. Çünkü :

Zamandır içinde okuduğumuz okul,
Zamandır içinde yandığımız ateş.

(Delmore Schwartz)


Belki ileride çok özlerim diye mi sevdin bizi aylarca, hiç doymak nedir bilmeden? Bir daha göremem diye mi baktın gökyüzüne, ağaçlara, yollara, kuşlara ve sulara; yudum yudum su içer gibi. Hiç belli etmeden, uzun bir ayrılığa mı hazırlıyordun ömrünün çocuksu sevinçlerini? Uzak yarınlara ertelediğin düşlerinden; onca yalanın, ihanetin ve yalnızlığın kirletemediği umutlarından vazgeçip sırtına vurduğun acılarla gitmek, kendine yaptığın en büyük haksızlık değil miydi?

Oysa haksızlıklara hiç haksızlık yapmadan karşı durabilmeyi, insancıllığını yitirmeden başaran, sessiz bir direnişin öyküsüydü yaşamın. Sana yakıştığı gibi hiç birimize yakışmadı; bağışlamanın yüceliği, özverinin alçakgönüllülüğü, sabretmenin iç erinci veren dinginliği, hoşgörünün zarif duyarlıklarla örülüp gönülleri kucaklayan sevecenliği.

Yokluğunla yüzyüze gelmek içimi burkuyor.

Çocukluktan sonrası boştur, bir aşk
İki aşk, üç şiir
Gerisi bihoş
Bir çavlandır hayat
İçinde ikinci kez yıkanabilirsen eğer.

(Can Yücel / Datça'da Değirmen Çavlanı / Mekanım Datça Olsun)


08 Ocak 2008 Salı

16. Mektup


Bir ben anladım
nasıl sevdiğimi
bir de kuşlar
ve bulutlar

Gün gelir sen de anlarsın
nasıl sevdiğimi

kuşlar

bulutlar kadar

Gün gelir
susar yürek

Ölüm ağlar

(Refik Durbaş)

Can Yoldaşım,

"bağışla beni öleceğim seni bırakıp orda".

Çok keskin bir veda sözünü andırıyor ilk okunduğunda. Ölümün kaçınılmazlığından alıyor vurgusunu ve her ölenin ardında bıraktığı sevenlerinin yalnızlığına, savunmasızlığına, umarsızlığına dokunup geçiyor; karanlıkta olanca keskinliğiyle parıldayan bir bıçağın batan ve kanatan soğukluğuna değer gibi.

Zeynep Oral'ın yazısında (30.Aralık.2007 tarihli Cumhuriyet'teki Esintiler köşesinde) tanıtıp yayınladığı "Yılbaşı Ağacı" adlı şiirde geçiyordu yukardaki dize:

Nazım Hikmet'in 1.Ocak.1962'de Estonya'nın başkenti Tallin'de yazdığı, her ölümün, bizi kendi ölümümüze yaklaştırdığının bilinciyle yazdığı, yalnızlık, hasret, aşk, özlem, ölüm haberleri arasında gide gele yazdığı şiir...


Gariptir, aynı sayfanın solunda Sunay Akın'ın Kule Cambazı adıyla yazdığı köşede, Melih Cevdet Anday'ın kendinden yedi yaş büyük "bahriyeli" ağabeyi Nejat Anday anlatılmış. Ozanın deniz subayı olan ağabeyi, 23.Haziran.1941'de bir denizaltı tarafından torpillenerek batırılan "Refah" adlı yük gemisinde bulunan 167 yolcunun arasındadır. Nejat Anday da diğerleri ile aynı yazgıyı paylaşıp ölür. Ozanın "Rüya" adlı şiiri de bu acıyı kuşanır boydan boya:

İncecikten bir kar yağıyordu
Bahriyeli ağabeyimi düşünüp
Erzincan'da annem ağlıyordu

Sunay Akın'ın satırlarından, annemin seni anıp gözyaşlarını akıttığı, hüzünlü ev haline içim sızlayarak döndüm yeniden. Anaların yitirdikleri oğullarını çağıran ağıtlarındaki dokunaklı sesin evrensel bir yanı var sanki; zamanı ve uzamı aşıp acı ile harmanlanan, özlemle savrulan ve yaşamın öte yakasında yankısını bulan.

Nasıl olsa yine bir gün
Döneriz bu yollardan geri
Senin bir elinde bir mendil
Öbüründe kuş sesleri

(Cemal Süreya / Kars / Göçebe)

31 Aralık 2007 Pazartesi

15.Mektup


İnsanlar tanıdım, birbirlerine
sırt dönecek kadar ilgisiz,
aynı dertleri paylaşsalar bile.
İnsanlar tanıdım, yaşam boyu
yetecek kadar sevecenlik dolu

bir daha karşılaşmayacağı birine.

(Bir İnsan, Bir Düş / Kemal Özer)

Can Yoldaşım,

Birlikte karşılayıp, yarısından çoğunu birlikte tüketiğimiz yılın son günü. Sonra sen gittiğinde, ardında bıraktığın anılar gizlendikleri yerden birer birer çıkıp evin bütün odalarına, işyerime, kitaplarına, maketlerine, belleğime kazınmış halde duran sesine, sözlerine ve güzel yüzüne gizemli bir koku gibi sinişip kaldı. Dışarıdan gözleyenler için uzun bir zamandı belki sensiz geçip giden beş ay. Oysa tarih ağustosun ilk gününü gösteriyor hala, yokluğunu hiç kabullenmedim; sokaklarda seninle yürüyorum, güzel bir filmi seninle izliyor, yazdıklarımı ilk sana okutuyorum.

O çok sevdiğin küçük kardeşin olarak kalmak için uğraşıyorum. Düşlerime giren gülümseyen yüzün bana destek verip, doğru adımları attığımı söylerken; düşünceli ve biraz kırgın görünüşün kendime çeki düzen vermem gerektiğini anımsatıyor sanki.

Resim defterinin dağılmaya yüz tutmuş sayfaları arasına gizlenmiş karakalem desenlerini bulmak çok sevindirdi beni. Uzaklardan gelen bir mektubu okumanın özlem dindiren, yatıştıran, umut veren etkisine benzer bir mutluluğun resimleriydi çünkü onlar. Boyut yayınlarının "herkes resim yapabilir" sloganıyla çıkardığı "Art Academy" setinin fasikül ve resim malzemelerini özenle biriktirdiğini, set daha tamamlanmadan ahşap çantasını masaya yatırıp usul usul birikmeye başlayan boyaları, kalemleri ve fırçaları tek tek yerinden çıkarıp elden geçirdiğini, sonra yine özenle kutusuna koyduğunu görür; senin için çok değerli olan bu hazineyi kıyıp da bir türlü kullanmaya başlayamadığını anlardım. TRT 2'de pazar günleri yayınlanan "Resim Sevinci" ve ressam Bob Ross' un kendi kendine konuşur gibi, iştahla ve sevgiyle ürettiği resimlerden sonsuz bir keyif aldığını görür, kapılıp gittiğin üretme, yaratma coşkusuna hayran kalırdım. Demek ki zaman hoş sürprizleriyle beni sevindirmeyi sürdürecek ve seni daha da yakın kılacak.

Böyle değildi bu kentte
sokaklar, şarkılar ve insanlar.
Yürüyüp giderdik birlikte
bir heyecanı paylaşarak.
Bir gergefe girip çıkan
iğneler gibi ayaklarımız
işlerdi yürüdüğümüz yollara
coşkulu saatlerin nakışını.

Alınlarımıza biriken güneş
şimdi nerdeyse soğuyacak.

(Şimdi Nerdeyse / Kemal Özer)

20 Aralık 2007 Perşembe

14. Mektup

Nakahara, Dostum!
Dünya kış gibi soğuk ve karanlık
Öyleyse elveda

(1940 - Kusano Shinpei)

Can Yoldaşım,

Üşüyor musun?

O temiz ve onurlu ellerinden özlemle öpüyorum, bayramın kutlu olsun.


12 Aralık 2007 Çarşamba

13.Mektup


Gözlerim kapalı
dinliyorum
Bu baygınlık
kışın ilk yağmurundan

(Oka Fumolo - 1950)

Can Yoldaşım,

Gariptir, birlikte düşünüp yorumladığımız ve olmasını beklediğimiz gibi gelişiyor olaylar. Gözlediğimiz kişilikler, davranış biçimleri ve çevremizde durup yaşantımıza şöyle bir değip geçen insan suretleri ne seni yanıltıyor, ne de beni. Bundan olsa gerek, tanık olduğum hiç bir şey beni üzmüyor. Seninle geçen güzel günlerin yükünü tutan yüreğim, yerini sadece ikimizin bildiği yerlerde dolaşıp geçip giden zamanın hüzünlü günlüğüne özlem dolu notlar düşüyor:

Çoğunlukla küçük bir kasabada yaşayan, ekonomik olanakları zayıf, "kıt kanaat" geçinen 3-4 kişilik çiftçi ailelerini anlatırdı o filmler. Ailenin en küçük çocuğu rastlantı sonucu bulduğu bir köpek, bir at, hatta bir geyik yavrusunu eve getirir,beslemek için annesinden izin almaya çalışırdı (ve nedense hep anneler izin alınması gereken kişilikleri canlandırırdı). İnandırıcılığından çok kurgularını dayadıkları aile bağları, sevgi, özveri gibi değerlerin saflığından etkilenirdik. Biz o (kısaca Walt Disney filmi diye adlandırdığımız) filmlere inanırdık. "First Of May" de onlardan biri. Mayısın 1'i adıyla gösterildi TV8 kanalında. Bakımevinde kalan Cory ile huzurevinde kalan Carlotta'nın kısa ama hüzünlü diyaloğu kalmış aklımda (sanırım kimi sözcükleri yanlış anımsıyorum):

-Mutluluklar kısadır.
-Neden?
-Üzüntüler olmasaydı, onların mutluluk olduğunu bilemezdik.


"The Machinist" ise "Makinist" adıyla yine aynı kanalda gösterildi. Hem teknik açıdan, hem de konusu yönünden 'First Of May' ile tamamıyla karşıt unsurları içinde barındıran filmde; Trevor Reznik adlı bir fabrika işçisinin bir yıl boyunca çektiği uykusuzluk sorunu ile altüst olan yaşam akışının; evinde ve işyerinde dikkatini çeken gizemli notlar, ilginç ayrıntılar ve var olduğu kuşulu kişilere dayandırdığı ince bağlar ile sarıp sarmalanarak dozu artan bir paranoyaya nasıl sürüklendiği anlatılıyor. Soğuk, buğulu bir camın adından bakıyormuş gibi bir izlenime kapılarak izlediğim film, kurgusunu dayadığı hastalıklı kişiliğin saplantılarını izleyenlere de inandırmayı başarıyor. Yönetmen Brad Anderson filmin resmi sitesinde yazınsal model olarak Kafka ve Dostoyevski'nin klasik romanlarından etkilendiğini belirtiyor. Hitchcock, Polanski ve Lynch ise, yönetmenin biçem olarak filmi odaklandırdığı isimler olarak anılmış.


Gurbette düşündüğün
ve
Hüzünlü şarkısını söylediğindir
ev

(Muro Saisei-1918)



27 Kasım 2007 Salı

12. Mektup


Senin gölgen Aydınlık mı
Kara pencereler üstünde
Parlak öylece gölgen
Senin gölgen aydınlık

(Hang Yong-Un / Ters Orantı)

Can Yoldaşım,

Artık gözümden düştü, yaşamak dediği insanın, bir kör kuyuya düşüş; tutkunun, hırsın, sahip olma duygusunun bilediği açgözlülüğün peşinde bir kördöğüşü. Yalan dolanla beslenen duyguların derin olmayan sularından geçiyor insan ilişkileri, boğulma korkusunu hiç yaşamadan, gereken bütün önlemler alınarak yerine getiriliyor 'sosyal bir varlık' olmanın sorumlulukları. İçtenlikten uzak, denetimli, özgür olmayan, sınırları belli bir akış bu. Sıradanlıktan uzak, çizgi dışı bakış açısının yönettiği ayrık kişilikleri çekici kılan da diğerlerinin standartlarının dışında düşünüp davranmaları. Düşündüğümüz ve uyguladığımız çoğu şeyi 'insancıl' bulduğum için seviyorum. Seninle geçirdiğim doyumsuz zamanların en güzel hediyesiydi, yaşama ilişkin anlatıp bana aşılamaya çalıştıkların.

Bahar aylarında budamasını yaptırdığın zeytin ağaçlarının arasında dolaşırken düşündüm bunları. Özene bezene bakımını yaptırdığın zeytin ağaçlarının son halini göremeden ayrıldın aramızdan. Sevdiğin insanlar için yaptıklarını görüp mutlu olmak, onurlanmak şansına pek sahip olamadın ömrün boyunca. Sana düşen hep düşünüp taşınarak, tasarlayıp hazırlayarak birilerinin önüne varlığını, olanaklarını, emeğini sunmaktı. Rastlantılar diktiğin fidanların ağaç olup verdiği meyveleri görmeni çoğu kez engelledi:
Hep derler ki, hayat insanın elinde olan bir şeydir, insan kendi kaderini çizebilir. Sakın inanmayın. Hayat bizim asla bilemeyeceğimiz rastlantılarla çizilmiş bir kaderin elindedir.

(Kürşat Başar / Başucumda Müzik / Sayfa : 217)
Belki bu satırlar çok iddialı bir anlam taşıyor. Ancak olayların gelişimi, duyguların ve düşüncelerin zamanı algılayış biçimi, insanın istem dışı durumlarda karar verme mekanizmalarını harekete geçirebilme yetisinin ivmesi, bir bütün olarak, 'rastlantı' denilen dizginlenmesi zor dokunuşları yapılandırıp yaşamın akışına katıyor. Sonuçta, insanın kişisel çabalarıyla rastlantıların ortaklaşa kurguladığı, yazgının kaçınılmazlığını gösteriyor, yaşamın bilinmezliklere açılan penceresi.

Eski zamanda böyleydi her şey
Acılı yüreğim

koca bir beyaz kuş olup göğe yükseldi

(Yosano Hiroshi'nin 'Aşk Şiirleri' nden 1910)

11. Mektup


Şimdi Karanlıkta bir çiçeksin
yaprağında sabah çiği
gül bahçesinde kelebeksin
saçları kınalı çocuk

( Mehmet Butakın / Nar Çiçeği)

Can Yoldaşım,

Sana sonbaharın renklerini getirdim. Önce asmaların kızıllaşan yapraklarına baktım elma ağacının kuru dallarının arasından, sonra da dünyanın gün gün sararıp solan yüzüne: anılar oraya buraya dağılmış, yüreğimizde bir yere ilişmek için hazır bekleşiyordu; toprağın suya doygunluğu, zaman zaman kendini gösteren bulutların hüznü, güneşin kışa inat içimizi ısıtan sıcaklığı, yaşamın bir an öylece boşlukta asılı kalıp tekdüze salındığı görüntüler toplamı olarak gözlerimin eriminde uzanıp gidiyordu.

Budadığın güller, istiflediğin odunlar, ördüğün taş duvarlar, mayısta açtığın domates karıkları, diktiğin kırmızı biber fideleri sertleşen hava koşullarına karşın yine de yerlerinde sessizce seni dillendiriyor gibiydi. Onların çağrılarına arkamızı dönmedik, boyunları bükük şarkılarını söylediler; içinde yarım kalan düşlerine çarparak yankılanan sesinin olduğu. Akşam soğukla beraber geldi, ayışığının mavisi ise kuru bir ayazı sürükledi kavak ağaçlarının, söğütlerin, çınarların dalları arasından. Ansızın geceye yansıdı gülümseyen yüzün; bağ damının briket duvarlarından, tahta yer döşemelerinden, sıvası göçük pencerelerinden içeri girdi sıcak soluğun ve yorgun bedenlerimizin zoruyla uykuya teslim olan kimsesiz ruhlarımızı kucakladı özlemle.

uzanıp öpmek isterim uçuşan sesini
melekler kadar anlayışlı gözlerinden

sığınmak göğsüne, yatmak kış uykusuna

sarılıp koruyacağını bilerek, hayatın akışından

(Metin Celal / Soluğundan Okunur Aşk Sözcükleri)

23 Kasım 2007 Cuma

10.Mektup


Çiçekler açar:
onlarla zevk alacak
kimse yok.

Çiçekler solar:
onlarla kederlenecek
kimse yok.

(Hsüeh T'ao / Bahara Bakış)

Can Yoldaşım,

Çiçeklerine iyi bakmaya çalıştım. Yerlerini sevdiler, emeklerin boşa gitmedi anlayacağın, kırmızının, pembenin ve beyazın ışıklı pırıltıları merdiven basamaklarına düşüp günlerimizi aydınlatıyor.

Savunduğumuz ve inandığımız değerlerin kirlenişinden duyduğumuz üzüntü, bir virüs gibi toplumun aklını ve yüreğini kuşatan duyarsızlıklar ve gözleri kör eden bir karanlığın yanılsamalarıyla katmerlenip ince bir sızı halinde umudumuzu ve onurumuzu kırmaya başladı.

Yarın Öğretmenler Günü. 24 Kasım tarihlerinin senin yaşamındaki önemini biliyorum. Bu güne ilişkin yüzeysel değerlendirmelerin, övgülerin, içtenlikten uzak kutlamaların çok ötesinde anlam içeren duygularla yüklü olduğuna hep çok yakından tanık oldum.Öğretmenliğin aslında henüz duygusal ve düşünsel yapısı şekillenmemiş, deneyimden ve birikimden uzak genç insanlara yaşam danışmanlığı yapmak olduğunu söyler; bir öğretmenin giyinişi, konuşması, kültürü ve kişiliği ile karşısında durduğu kitleye örnek olacak bir kimlik taşıması gerektiğine inanırdın. Okurken, konuşurken, bir filmi izlerken hep öğrencilerini düşünür; gördüklerinden onlara aktarabileceğin ince ayrıntıları temiz yüreğinin, zarif kişiliğinin özverili imbiğinden süzüp ileride kullanmak için belleğinde biriktirirdin. Tutarsız eğitim politikalarının, salt meslek sahibi yapma kaygısının biçimlendirdiği sınav sisteminin, çarpık kültürel ortamın ve aydınlanma düşüncesinden uzak bir iktidar anlayışının yoğurduğu o çok sevdiğin "öğrencilerinin" geleceği hiç umut vermiyor insana. Yine de o nasırlı ellerinden öpüyorum, bütün bu umutsuzluk dolu satırlarıma karşın, içinde hep taze tuttuğun güzellikler adına.

Yarın bağda olacağız. Anılarını kucaklayıp emeğinle gözümüzde kutsadığın toprağımızı yeniden uyandırmak için. Kış ne denli sert geçerse geçsin baharda gözlerini yeniden açacak asma dalları. Hep canlı tuttuğun düşlerimiz, hiç uzağımızda olmadığını bildiğimiz ruhunun bütün iyilik ve sevecenlik kokan tazeliğiyle yeniden yeşerecek.


06 Kasım 2007 Salı

9. Mektup


Adını anarken bir uzak başlangıçta
Çırpınır kırlangıçlar belleğimin kuytusunda

Uzansan bulutlardan konuşsak başbaşa
Yaprakları dökülen papatya uykusunda


(Engin Aşkın /New York'ta Requiem)


Can Yoldaşım,

Seni konuşmanın ve seni anlatmanın; hepimizi rahatlatan, duyduğumuz özlemi dindirmese bile, içimizdeki burukluğun kekremsi tadını alıp anıların geçmişte kalan ikliminden yaşadığımız acının günlüğüne, küçük sevinçlerin gül kokan notlarını düşüren huzur verici etkisinin bağımlısı olduk hepimiz.

Artık çok uzaklarda olduğunu bildiğiniz sevdiklerinizin resimlerine bakarak konuşmak, dertleşmek, birlikte yaşanılan anıları belleğin derinliklerinden çıkarıp tozunu pasını almak ve yeniden özenle yerine yerleştirip unutuşun acımasız ellerinin uzanamayacağı gizli sandıklarda sarıp sarmalamak, aslında onları yanı başınızda duyumsamanın en etkili yollarından biri.

Yazdığın mektuplar geçti elime. Kimi kez bana duyduğun özlemi dile getirmiş, kimi kez de deneyimlerini bölüşüp yaşama ilişkin öğütler vermişsin. Yıllar öncesinden gelip "Sevgili Kardeşim" diye başlamışlar söze; gün olmuş, devran dönmüş, sanki sıralarını beklemiş bu sevgi dolu satırlar, yokluğunun sert kışında üşüyen yüreğimi yeniden ısıtmak için. Saklandıkları kutuya hapsolan kokunu, sesini, yüzünü, nasırlı ellerini, iyimserliğini ve özverini yaydılar bir örtü gibi, ansızın, gözlerimin önüne; duyarlı bir yaşamın sevecen düşleriyle, emeğin yorgun kutsallığıyla işlenmiş olan nakış nakış:

10.09.1993 Tarihli mektubundan:

(...)
Saat 8.40. Evde yalnızım. Mektubunu çıkarıp tekrar tekrar okudum. Makineyi çıkarıp yazmaya karar verdim. Ne yazacağımı, ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama içimi dökmek, seninle konuşmak istiyorum. Fotoğrafının birisini büfenin camına yerleştirdim. Evde yalnız değilim. Sen varsın, seninle konuşuyorum şimdi.
(...)
Bazı yerler, mekanlar insanların sevdikleriyle güzel oluyor. Yalnız olduğunuzda sıkıntılı ve hüzün verici oluyor.


Sen çocukluğunun tozlu yollarına, tenha sokaklarına hiç ihanet etmedin. Geçip giden yılların ardından büyümüş ve adam olmuş olarak geri döndüğünde, saygıyla andın, 1950'lerde kalan ömrünün yoksul zamanlarını ve iyi insanlarını. Yüreğinde onlara duyduğun bağlılığı ileriye doğru akıp giden yaşamın değiştirip geliştirdiği ve bizlere sunduğu hiç bir nimet törpüleyemedi.

30.10.1993 Tarihli mektubundan:

(...)
İçinde bulunduğun koşullar, yaşadıkların, gördüklerin ne olursa olsun, seni doğru yoldan ayırmasın, değer yargılarını değiştirmesin, içindeki insan sevgisini kaybettirmesin, seni yıpratmasın. Unutma arkanda senin gibi düşünen bir çok insan var, genç var. Yalnız değilsin hiç bir zaman. Sabırlı ol. Metin ol. Korkma. Yılmak, bezginlik duymak sana göre değil.

05 Kasım 2007 Pazartesi

8. Mektup

Günler ağır,
günler ölüm haberleriyle geliyor.
En güzel dünyaları yaktık ellerimizle

ve kaybettik gözümüzde ağlamayı,

bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp

gitti göz yaşlarımız
ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı...


(Nazım Hikmet / Zafere Dair)

Can Yoldaşım,

Sanki çok ince dengeler üzerinde duruyordu seyrine daldığımız ve adına "dünya hali" diyerek hoşgörüyle bütün karmaşasını, adaletsizliğini, uyumsuzluğunu kabullendiğimiz suskun ve kırılgan akışı ömrümüzün. Sen kendine bile hiç ağlamamıştın, ama televizyondaki şehit cenazesinde, yitirdiği oğlunun tabutuna sarılarak ağlayan bir annenin görüntüsü içini burkmuş, sicim gibi, yuvarlana yuvarlana solgun yüzünden akan sessiz gözyaşlarınla ıslanmıştı, hiç kimsenin ayrımına varmadığı, göç hazırlığındaki yitik ömrünün hüzünlü ayrılık öncesi günlerinden birisi. Konuşmadan baktık sonra birbirimize. Temmuz güneşi yine de umut saçıyordu uzak ya da yakın bir geleceğin belirsizlikleri adına, biz yol kenarında kendiliğinden bitmiş sahipsiz çiçekleri toplar gibiydik; adını bilmediğimiz, hiç tanımadığımız, yüzünü bile görmediğimiz temiz ama onurlu yüreklerin unutulmaya yüz tutmuş anılarının üzerine serpmek için.

Ama o büyük ozanın şiirindeki gibi senden sonra da "günlerin ağırlığı" geçmedi, "günler yeni ölüm haberleriyle gelmeyi" sürdürdü. Şiddetin ve acının boyutları büyüdü. "Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez !" diyerek meydanlara dökülen insanlar şehit olan gencecik askerlerimizin acısıyla haykırdı. Ancak geçmişte de kimi örnekleri görülen toplumsal duyarlılığın önce duygusal bir patlamaya sonra da asıl özünden uzaklaşıp, akıl ve tutarlıktan yoksun kitlesel öfke nöbetleri haline dönüşmesi ve sonunda da etkisini usul usul yitirerek sönümlenmesi uzak bir olasılık değil gibi geliyor bana. 21.Ekim.2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde Ali Sirmen'in yazısı toplumsal tepkilerimizin özündeki çelişkilere dikkat çeken, düşündürücü satırlarla bezenmiş:

Son yıllarda, sorunlar ile bayrakların boylarının büyümesi at başı gidiyor.
Bir süredir "İstiklal Marşı" daha fazla çalınır, reklamlarda bile yer alır oldu.
Daha çok "İstiklal Marşı" söylüyor, daha büyük bayraklar çekiyoruz; bu arada borsamızın yüzde 70'inden fazlası, bankacılık sektörünün yüzde 42'si sigorta şirketlerinin yarıdan çoğu yabancı denetiminde.
Milliyetçi duygularımızın artışıyla, ekonomimizde milli sanayimizin payı birbirleriyle ters orantılı gelişiyor.
Ülkemize bir konser için gelen Amerikalı aktör ve yönetmen Kevin Costner toplumsal kişiliğimizin belki benim pek de sınırlarını belirleyip tanımlayamadığım çelişkili, garip yanlarını görmemizi sağladı. 29 Ekim resepsiyonunda ülkemizin önde gelen siyasetçileriyle bir eli cepte konuşan aktörün çevresindekilerin de bunu görmezden gelen ve kendisiyle söyleşmek gayretiyle gülünesi bir zayıflığa dönüşen hallerini izlemek beni utandırdı. Ancak dün (4.Kasım. 2007 Pazar-Cumhuriyet Gazetesi) Deniz Kavukçuğlu'nun "Akıl Almaz Şeyler" başlıklı yazısını okurken Anıtkabir'deki törenlere de katılan aktörün çevresinde yaşananların, benim televizyonda gördüklerimle aynı boyutta bir utancın kaynağı olarak kendini gün yüzüne çıkardığını öğrenmiş oldum:

Nasıl oluyordu da daha üç-beş saniye önce "Şehitler ölmez, vatan bölünmez!" diye bağıranlar birden şehitleri bir yana bırakıp Amerikalı aktöre dönüveriyor, yüzlerindeki o kararlı anlatımlar bir anda yerini heyecanlı bir sırıtkanlığa bırakıveriyordu? Cep telefonu ile artist görüntüsü almak birden çok daha büyük bir önem kazanıyor; insanlar, cep telefonlarını kullanabilmek için bayraklarını ellerine tutuşturuverecekleri birilerini arıyorlardı.


Oysa bütün bu yaşananların dizginlenemez biçimde ve haklı olarak gün yüzüne çıkardığı toplumsal tepkinin kaynağındaki kitlelerin , ulusal onurumuzu inciten, gururumuzu kıran kimi olayların kökeninde yönetim zayıflığının ve iktidar boşluğunun yattığını görmesi gerekmekte. Ekonomik gidişteki yapay ve kısa vadeli iyileşmelerin dışa bağımlı ve edilgin dış politika anlayışıyla kazanıldığını; bu düzmece mutluluk ortamının arka yüzündeyse 'Ilımlı İslam Devleti' adı altında ekilmeye çalışan kötülük tohumlarının Atatürk'ün kazandırdığı Cumhuriyet değerlerini kesip budayan, ulusal kimliğimizi yaralayan, çağdaş ve aydın kurumsal yapılarımıza dil uzatarak halkın gözünde küçük düşürmeye çalışan bir zihniyetle birleşip ülkemizin geleceğini karartma yolunda ilerlediğinin ayrımına varmamız gerekiyor çok geç kalmadan.

Bekir Coşkun'un Hürriyet'te (06.11.2007) çıkan yazısı da bu uyarıların başka bir tonda yapılmış olanı, en baştaki bölümünü alıntıladığım Kırık Gururlar isimli bu yazıyı dikkatle okumak gerek aslında:

Her şey yerli yerinde duruyor; borsa çökmedi, dolar-euro aynı, yabancı sıcak para kaçmadı.
Ekonomi tıkırında.
İşler yolunda.
Kasalar ve cüzdanlardan eksilen bir şey yok.
Sadece bir şey eksildi yüreklerimizden:
Gurur...

30 Ekim 2007 Salı

7. Mektup


Zil çalacak... Sizler derslere gireceksiniz bir bir

Zil çalacak, ziller çalacak benim için,
Duyacağım evlerden, kırlardan, denizlerden;
Ta içimden birisi gidecek uça ese...
Ama ben, ben artık gidemeyeceğim.

(Ziller Çalacak / Zeki Ömer Defne)

Can Yoldaşım,

Sana günlerdir yazmadım, daha doğrusu yazamadım. Ne işlerin yoğunluydu beni tutan, ne de seni ve bana bıraktıklarını usul usul unutuyor olmam. Unutmak şöyle dursun, her geçen gün karşıma çıkan yeni anılar ve insanlar, yüreğimde ve bilincimdeki yerini sağlamlaştırıyor. Zaman sana ilişkin bütün ayrıntılarda unutuşun değil, bağları güçlenen bir kardeşliğin, dostluğun ve can yoldaşlığının yanında yer açmış kendine; aydınlık yüzünün, yaşam yorgunu gülüşlerinin, özveriyle bir hamur gibi yoğurup biçimlendirdiğin ve sevgiyle, emekle, dirençle bezediğin kısa ömrünün hüzünlü renklerini hiç soldurmadan taşıyor sırtında. Sonra da esmer gün sonu yalnızlıklarının önünde savrularak sürüklenen acılı yüreklerine sunuyor bütün sevdiklerinin, usulca ve en çekingen halinle kucaklarına bıraktığın bir armağan gibi.

İnsanlardan geriye kalan resimlerin hemen bakılıp geçilemeyen, elinizde tuttuğunuz o anlık görüntünün yaşamın bir yerlerinden kopup gelmiş gizemli kokusuyla düşüncelerinizi ablukaya alan, duygulandıran, geçmişe götürüp zamanın sisi, pusu içindeki anıları yeni baştan yaşamanızı sağlayan bir yanı var. Siyah beyaz yaşanmış, boynu bükük, çamurlu bir okul bahçesinin kırık dökük resmiyeti ile, alçakgönüllü kutsallığının öğrencilerin yüzündeki heyecan ve umutla bezenip senin öğretmenliği seven, aydın ve idealist kişiliğini ilmik ilmik dokuduğu yılların izini taşıyor yukarıdaki resim.

Belki de bu yüzden, eski öğrencilerin seni sorduklarında yokluğunu dillendirmekte zorlanıyorum. Boğazımda düğümlenen, soluğumu kesip sesimi kısan yoğun bir acıyla kasıp kavruluyorum. Suskunluğum anlatıyor her şeyi.

Daldın sen,
Serin su başlarında eyleşen,
Bir söğüt dalı!..

(Mehmed Kemal / Bilirler Seni)


11 Ekim 2007 Perşembe

6. Mektup


Bakma sen, kuşlar bir uçumluktur ne de olsa
Denizler bir fırtınalık görkemli
Bizse kendimizi insan olarak
Bir tohum gibi dikmişiz sonsuzluğa.

(Edip Cansever/İdris'le Konuşma/Sonrası Kalır)

Can Yoldaşım,

Yarın Ramazan bayramı. Bugün sabahtan yanına geldik (annem, ablam ve ben), çam ağaçlarının uğultusu bir ninni gibi baş ucunda dolanırken, ılık bir esinti kabrine düşen yaprakları havalandırıyordu. Üzerini örten toprağa dokunduk, ipince ve sicim gibi gözyaşlarımızı akıttık sessizce, geçmişe çevirdik yüzümüzü; senle dolu olan eski zamanların doyumsuz mutluluğunu kokladık, bir kaç gül dalı bıraktık yokluğunun tam orta yerine.

Bayram sabahı elini öper gibi ya da gecenin bir saatinde üzerini örter gibi sessizliğine bıraktık özlem dolu yüreklerimizi. Kısa ve alçakgönüllü ömrünün özverili sevinçlerini getirdik sana, acılara gülümseyen yüzünün bir suretini gösterip sesindeki iyimserliğin yumuşak tonlarıyla söyledik ağıtlarımızı. Belki alır diye yalnızlığımızı, hiç kabullenmedik yokluğunu; anılarını tozlandırmadık, resimlerini soldurmadık, sevdiklerini incitmedik. Neyse ömrümüzün kalanı, yarım bıraktıklarını tamamlamaya adadık.

Ama yeri yurdu belli olmayan bir acı var: hiç peşimizi bırakmayan, ilgisiz konuşmaların suskunluğa dönüştüğü bir kalabalıkta içimizi kanatan, alev alev yanan ateşlerin ortasında kutup soğuğuna düşmüş gibi dondurup yüreğimizi sızlatan, gecenin bir saatinde uykulardan alıp bütün benliğimizi için için ağlatan o insafsız yokluğun.

Biz ki acılar döneminden
Ellerimizi kirletmeden geçtik.
Direncim senin olsun,
Sevgim senin olsun.

(Şükran Kurdakul / Armağan)


28 Eylül 2007 Cuma

5. Mektup


söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım

belki
sararmış
eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.

(Behçet Aysan/Sesler ve Küller/Bir Eflatun Ölüm)

Can Yoldaşım,

Resimlerin kaldı, çiçeklerin, gözlüklerin, kimi satırlarının altı çizilmiş kitapların; içine tedavi süresince verilen poliklinik belgelerini, tomografi raporlarını ve makbuzları özenle koyduğun siyah çantan, mide bulantısı için kullandığın nane şekerlerin; sürekli gittiğin, hastanenin karşısındaki eczacının verdiği küçük ama şık plastik şişedeki ( kıyıp ta bir türlü kullanamadığın) kolonyan kaldı. Senden kalanların özgün yerlerini hiç değiştirmedim. Günlük yaşamın akışı içinde rastlantısal olarak gözüme iliştiklerinde, sanki yitirmişim de, sonra yeniden bulmuşum gibi seviniyorum. Örneğin gözlüklerin oturma odasında, oturduğun kanepenin sağ yanındaki sehpanın üzerinde, en son bıraktığın gibi duruyor. Çiçeklerini özenle suluyorum, kitaplarını yeniden okuyorum, siyah çantanın içindeki düzeni hiç değiştirmiyorum. Yokluğuna alışmak gibi bir kaygım yok, varlığını duyumsamak için elimden geleni yapıyorum. Hiç haber vermeden gittin, ama umut doluyum; ya yine habersizce döneceksin ya da uzaklardayken hep yaptığın gibi sıkılıp arayacaksın : "her şeyi boşver, gel yanıma" diye.

Hastanenin bahçesinde, zaman öldürdüğümüz o zorunlu bekleyiş anlarında gözün çevrendeki insanlara takılırdı. Senden daha zor durumda olan insanların umarsızlığına tanık oldukça, kendi sıkıntılarını unutuyordun belki de. İzlediklerimiz; bilmediğimiz, çok ayrı bir dünyanın koşuşturmasıydı. Yüreğimizi burkan, "olması gereken bu değil" dedirten gerçeğin çıplaklığı aslında hem senin, hem de benim içinde debelenip çaresizce teslim olduğumuz kaosun görünen yüzüydü. Burada herkes haklıydı ve mağdurdu; doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar, hastalar, hasta yakınları... Ancak hepsinin haklılığı, hiç bir kuralı olmayan, insancıllıktan uzak, acımasız değerlerin egemen olduğu işleyişin dayatmasıyla haksızlığa dönüşüyor; herkes birilerini suçluyordu.

"Mekan aynı, dram aynı" başlığını taşıyordu Milliyet Gazetesinde çıkan haber.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde, omurilik kanseri tedavisi gören, Şanlıurfa'lı Feyzullah Türk henüz 8 yaşındadır. Hasta çocuk tedavisi için hastane otoparkında kalmaktadır, durumu gazetelere yansıyınca otoparkta kalmaktan kurtulmuş. Ancak şimdi de "12 yaşında aplastik anemi hastası Mehmet Gülmez aynı yerde aynı kaderi paylaşıyor " deniyor gazetenin haberinde. (Yandaki resmin bu haberle ilgisi yok, seninde yüzündeki anlam yüzünden beğendiğin, kemoterapi gören bir kanser hastasının resmi).

Feyzullah Türk ya da Mehmet Gülmez iç burkan görünümleri gazetelere yansıdığı için, bireysel girişimlerle, "sosyal bir ayıp" olarak toplum belleğinde yer edinip "kamu vicdanını" rahatsız etmesinler diye bu olumsuz koşullarda tedavi olma işkencesinden kurtarılmışlar. Oysa seçim öncesi reform olarak sunulan düzenlemelerin bu tür görüntüleri arttıracağına dikkat çekilmiş, ama bu uyarıyı yapanların sesleri siyasetin tozu dumanı içinde boğulup kendini duyuramamıştı. Zaten toplum olarak duymak istediğimiz yalanları söylemeyenlerin doğrularını, acı deneyimler yaşadıktan sonra, hem de ağır bedeller ödeyerek, kabullenmeyi bir alışkanlık haline getirmemiz; işleyişindeki düzen onarımı olanaksız yaralar alan kurumsal yapı ve kişilerin yok olup gitmesini önleyemiyor.

22.Eylül.2007 Tarihli Cumhuriyet Gazetesinde Prof. Dr. Coşkun Özdemir bu garip reform anlayışını sorguluyor:

AKP popülist yaklaşımlarla sağlıkta dönüşüm ve reform adı altında halkın üniversite hastanelerine başvurmasını olanaklı kıldı. Bu bir reform sayılabilir mi? Önden gelen görevi bilim üretmek ve eğitim vermek olan tıp fakültelerinin hasta yükünü arttırmak ve fakülteyi sağlık ocakları yerine kullanmak doğru olabilir mi? Bu yük artışı neye mal oluyor, acaba iyi hesaplandı mı?


Oysa çöken "sosyal devlet" anlayışının felç ettiği toplumsal yaşayışımız, bireylerin birbiri üzerine basarak hizmet almaya çalıştığı, dengesi olmayan, parasal olanaklarınız ölçüsünde kaliteyi yakaladığınız, hizmet verenle hizmet alanların etikten yoksun bir döngü içinde zehir soluyarak boğulduğu karmaşanın içinde çırpınıyor. Bu sistemsizlik, siyasal erki elinde tutan zihniyetin bilinçli uygulamalarıyla, toplumun sağlık ve eğitim gibi eşit ve ücretsiz olarak alması gereken hizmetleri bir sosyal hak olmaktan çıkarıp sadakaya dönüştürdüğü gerçeğini kitlelerin yüzüne tokat gibi çarparken, ne yazık ki, hiç olmayan bir "istikrarı" koruma anlayışı yine bu kitleler tarafından oy ile ödüllendiriliyor.

345 kişiye bir caminin, 60000 kişiye ise bir hastanenin düştüğü ülkemizde insanların yaşam kalitesini, parasal güç ile rastlantıların belirlediği açıkça görülüyor


22 Eylül 2007 Cumartesi

4. Mektup


VI

Uğurladık bir sabah seni
Söz vermiştin geri döneceğine
Anladık bakınca aldandığımızı
Gerilerde küçük
Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine

Ötelerde, ama çok ötelerde
Kocaman bir gözyaşıydın ey usta deniz
Konuşuyordun, sözlerini bulamıyordun yalnız.

(Edip Cansever/Akdeniz Salgını)

Can Yoldaşım,

Yandaki resim Kathleen Dunphy isimli bir kadın ressamın sitesindeki çalışmalardan : Autumn Path. Sonbahar temalı ve oldukça sevimli bir resim gibi geldi bana. Kara bulutların güneşin önüne geçip gökyüzüne, kurşuni bir renkle, kasvet kattığı, sert esen rüzgarın ıslık çalan sesiyle insanın tüylerinin ürperdiği sonbaharın sana ürküntü verdiğini söylemiştin. Yine de bu mevsimde doğanın baştan başa kızıla çalan sarı renklere bürünerek yaşadığı olağanüstü değişimin güzelliğini çok severdin.

"Günler kısaldı, Kanlıca'nın ihtiyarları / Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları" dizelerini bu mevsim geldiğinde sık sık yinelemeye başlar, kızdığımı bile bile, artık yaşlanmakta olduğuna ilişkin bu göndermeyi yapmadan duramazdın. Aslında aklına ve yüreğine seslenen, resmi yapılası ya da fotoğrafı çekilesi her güzellik senin için yaşama daha sıkı sarılmanın itici gücü olur, hiç yerinde duramazdın. "Şimdi geliyorum" diye çıktığın kapılar ardında açık kalır, çok sonra dönerdin. Altını üstüne getirirdin sokakların, yoruluncaya değin yürür; kafanda çakan şimşeklerin, patlayan bombaların, çıkan yangınların yarattığı karmaşanın dinip bilincini zorlayan anarşinin son bulmasıyla kendine gelirdin.

Bu kez de gittiğinde kapılar ardında açık kaldı. Uzun zaman geçti ama dönmedin.


19 Eylül 2007 Çarşamba

3. Mektup


Can Yoldaşım,

Sacramento Bee gazetesi fotoğrafçısı Renée C. Byer, yalnız bir anne ile kanser hastası oğlunu anlatığı "Bir Annenin Yolculuğu" adlı haberle İnceleme Fotoğrafı ve Seri Fotoğraf dalında 2007 Pulitzer ödülü almış. Bu fotoğrafları görmek içimi sızlatıyor olsa da; küreselleşen dünyanın önündeki önemli bir sağlık sorunu olan kanser hastalığının altını çizip bunu anne ve oğlu arasındaki yürek burkan ilişkinin duygusal atmosferinde, gerçek bir yaşam öyküsüne temellendiren kurgusal yapıları ile mutlaka izlenip üzerinde düşünülmeli.

Şimdi sen öldün ya
Yumuşak bir çizgi

Ediniyor avuçlarına
Yeni doğan çocuklar
Artık sevda yazılarını
O çizgiden okuyacaklar

(Metin Altıok)


2. Mektup

Can Yoldaşım,

Acı nasıl dindirilir ya da nasıl karşı konulur çok sevdiğin bir insanın yokluğunun acısına?

Seni yitirdiğim ilk günden beri yanıtını arıyorum bu sorunun. Zamanın akışıyla birlikte içimde çoğalıp buruk bir tortu bırakan özlemin; sana ilişkin her küçük ayrıntıda, bir anı kırıntısında simsiyah bir hüzünle öpüşüp gözlerimi dolduruyor. Yanımda olduğunu varsayıp avunmaya çalışıyorum.

Ekmek gibi ellerin var,
Sıcacık...
Seni niçin sevmeyeyim!

(Cahit Irgat)

Tutup avuçlarımın içine aldığımda, ellerin bana hep güven verdi. Acıyla en içli dışlı olduğun, en umarsız anlarında bile sabrın ve direncin sıcaklığını duyumsadım. Gözlerinin çok derinlerinde küçücük bir çocuk ağlardı, yüreğindeki sevginle sustururdun onu. Herkes kendi ıssızlığında yaşıyor aslında. Sana sığındığımda hiç yabancılık çekmezdim ben. Çünkü kulağıma umut dolu ezgiler fısıldayan bir melek gibi kucaklardın bütün benliğinle, o garip ve koruma gereği duyumsatan yalnızlığı.

9.Eylül.2007 Tarihli Cumhuriyet gazetesinin pazar ekinde Eylem Ö. Tufan'ın "Sonuç: Temiz, malign hücreye rastlanmadı." adlı yazısı çekti önce ilgimi. Bir hastane odasında patoloji laboratuvarından gelecek sonucu bekleyen yazar yaşadığı duygusal gel-gitleri yansıtmış:
"Acılarımızı yeterince paylaşabilsek belki yüklerimiz hafifleyecek, ama yırtıcı dünyanın öğrettiği yeni bilgilerle birbirimize yeterince iyi dost olamıyoruz."

Son günlerde okuduğum gazete haberlerine baktığımda, yitirdiklerinin acısını bölüşerek dindirmeye çalışan insan manzaralarının sıklığıyla karşılaşıp bu saptamanın doğruluğunu kendimce onayladım. Acıyı bölüşmenin en etkili yolunun da yazmak olduğunu kendimden bildim.


18.Aralık.2002 Tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren Doç.Dr. Necip Hablemitoğlu'nun eşi Prof.Dr. Şengül Hablemitoğlu da yaşadığı acıyı dile getirdiği Sessiz Ağıt adlı kitabını yazma gerekçesini, "acıları paylaşarak" hem kendinde hem de çocuklarında biriken duygu yükünü hafifletmeye çalışmak biçiminde temellendiriyor (Vatan gazetesi-9.Eylül.2007):


"Yas tutmak, iyileşmeyen açık bir gönül yarası ile yaşamaktır. Yaşamımın hiç bir döneminde, eğer biraz daha devam edecekse, bir daha bu kadar acı duyarak yazmayı istemiyorum. Yas tutup keder içinde boğulmamak için çırpınırken bunu anlatmaya çalışmanın, yazdıklarımı okumayı seçenlerle paylaşmanın biraz olsun benim ve çocuklarımın yüreğimizdeki sızıyı azaltmasını umdum."

17 Eylül 2007 Pazartesi

1. Mektup


Bütün iyi kitapların sonunda,
Bütün gündüzlerin
Bütün gecelerin sonunda,
Meltemi senden esen

Soluğu sende olan
Yeni bir başlangıç vardır

(Edip Cansever)


Can Yoldaşım,

Aldın başını gittin. Bir ben kaldım geriye, bir de, günlerdir akıl sır erdiremediğim, şu toz duman hali dünyanın. Önce abimdin, oysa ayrımına hiç varamamışım, yıllar yılı anam, babam, arkadaşım, can yoldaşım olmuş da ömrüme adamışsın; acı dolu bir ağıt gibi yüreğimi dağlayan kardeşliğimizin şiirini.


Ucu bucağı belirsiz okyanus sularına attığım şişenin içindeki iletinin yalnızlığını, kimsesizliğini taşıyor aslında bu yazılar. Kimlere ulaşır, ya da kimler ilgilenir bilmem.


Akıp giden zamanın ardından koşup bir şeylere ve bir yerlere yetişme ivecenliğindeki insanın yanına almayı o an için akıl edemediği küçük duyarlıkların ıssız bir köşede kendini unutturduğu bir yüzyılda yaşıyoruz. Oysa onlar zamanın acımasız akışında yaşamın insancıllığa ilişkin küçük anımsatmalarıydı, ikimizin de göz önünde bulundurmaktan mutluluk duyduğu, içtenlik yüklü olan. Güçlü olmak için yüreğindeki duyguları körleştirmeli, evrenin merkezine sadece kendi benini yerleştirmeliydin. İyiliklerinde bile gizli bir karşılık beklentisini mutlaka karşındakine duyumsatmalı; verdiğinden daha fazlasını alabilme açıkgözlülüğünü, hiç doymak bilmeyen bir açgözlülükle uzlaştırabilmeliydin. Sözün kısası okuduğun ve bana okuttuğun bütün o iyi kitaplarda anlatılanların pek hükmünün kalmadığı bir çağda şövalyelerin kuşandığı zırhlara bürünmeliydi incelikli yüreğin. Çünkü ne acımasız hastalığının vahşi tedavileri ne de uzun bir zamandır peşinde dolanan ölüm duygusunun önünde eğildin; ama insan ilişkilerini tepeden tırnağa, sevgiden uzak, duygu yoksulu renklere boyayan ikiyüzlü ve hain bir kuşatmaya yenildin.


Acemi ömrüm artık seni de içine aldı, ikimiz adına yaşamaya çalışıyorum; ilkelerimizden ödün vermeden, o ince yürek sızılarımızı, kırılganlıklarımızı koruyarak, yaşama bir kapı aralığından ürkerek bakan çekingen ruhumuzu örselemeden. Yokluğunda okuduğum, yazdığım, gördüğüm ve düşündüğüm her şey yine ikimizin ortak beğeni ve kültür anlayışının bir yansıması olacak, onların hepsini sana adadım.


Geldiğim gün, hep daha önceleri yaptığın gibi, karşılamak için heyecanla bana koşacaksın. Özlemle sarılacağım sana. Ayrı geçen günlerimizi anlatacağız birbirimize. Aklımın ve yüreğimin ışığı, yüzümü sana döndürdüm.



Blog Arşivi

Hakkımda

Fotoğrafım
OKAN COPKIRAN
Turkey
inşaat Mühendisiyim. Okumayı,film izlemeyi,sanata değgin her şeyi ve yazı yazmayı seviyorum..
Profilimin tamamını görüntüle