30 Nisan 2016 Cumartesi

126.Mektup



bütün engelleri yıkarak bir şarkıyla akar ırmak. ama dağ kalır, anımsar, sevgisi koşar sularının ardından.

Tagore 

Can Yoldaşım,


Hemen girişte merdiven altındaki kitaplığın alt rafında duruyor çerçeveli resmin. Öğretmenliğinin ilk yıllarından kalma o siyah beyaz çizgilerde masumiyetin, hafif yana eğik  başın, ıslak gibi duran siyah kirpiklerin, dalgalı saçların ve hüzünlü gözlerin gelip geçerken bizi izliyor sanki. Merdivenden inerken de çıkarken de sana seslenmeden geçmeyen annemin “oğlum, Mustafam! ” diye yankılanan acısı dokuz yıldır hiç azalmadı. Yıllar süren bekleyişi, ansızın çıkıp gelmeni dileyen umudu hiç tükenmedi. Dizinin dibine oturup sorduğun sorularla yönlendirdiğin hafızasının o çok derinlerindeki isimleri, yüzleri ve olayları içtenliğinin sularında ağır ağır kulaç atarken onun sol yanında büyüttüğü, canının bir parçası, oğlu değil; en yakın arkadaşı, dert ortağıydın. Hepimizin içinde gizli tuttuğu, kendimize özel bir can yoldaşı değil miydin? Bir parçamızı bulduk hepimiz sende. 


Ağır geçen hastalık nöbetlerinde senin ellerini tutarak sakinleşen, huzur bulan babam; son nefesinde de ellerini aradı, sıkıca tutup sevgine, özverine sığındı, duyduğu minneti sana son kez anımsatmak istercesine göçüp gitti aramızdan. Bir telaşla geçiyor günler, senden izler aradığımız buruk sevinçlerin yollarına düşmeye az kaldı. Gözlerimizde biriken yaşlar ondan, seni bu denli yoğun anışımız, çağırmamız ondan. Kıvrak adımlarla bizi bulursun diye haziran güllerinin arasında, umut edişimiz ondan. Sevinçli gözlerle dalıp gidersin belki, belki ıhlamur kokulu bir gülüşün yayılır yokluğunda hüzün yeşiline boyanmış yapraklara, çocukluğumuzun pamuk şekerleri gibi gökte gezinen bulutlara..


Bir şeyler değişti artık gözümde, bir şeyler önemini yitirdi. Sen de, babam da sadece arkada bıraktığınız bizler için kaygılandınız. Bu duygunun ağırlığını anladım artık, onu bu denli ağır kılanın da sevgi olduğunu bildim. 




bırak da yükseleyim o gökte, ıssız sonsuzluğunda
bırak da bulutlarını yarıp kanat açayım güneşinde

Tagore 

31 Mart 2016 Perşembe

125.Mektup




hiçbir yerin yerlisi değilim
tanrılar gezdiriyorum kafamda yüreğimde
yaratan benim hiç solmaz güzelliğini
ilkyazı getiren alçakgönüllü çiçeklerin
Özcan Yalım 


Can Yoldaşım, 

Her kış başında korkularım öne çıkardı. Ölümcül bir hastalığın pençesinde umarsızca bekliyormuşcasına umutsuzluğun dolaylarında gezinir, öteberi çuvalını omuzuna alıp sokaklarda gezen ihtiyar eskicinin yorgun ömrünü  sahiplenerek yüklendiğim acıların altında ezilirdim..yağmur ve kar, fırtına, kuru soğuklar derken gerinerek uyanan mutlu bir çocuk saflığıyla bahar kokusu başımı döndürür yeniden cıvıldaşmaya başlardı içimde kımıldayan iyilik kuşları hayatın. Ne seninleyken, ne de senden sonra bitti bu sonsuz telaş. Zaten hiç durmamalıydı, düştüğü yerden kaldırmalıydı anılarımızı, geçmişten bugüne gelen umutlarımızı.

Yeşiller giymiş bir gelindi bağ. Toprak ısınıyor, dere çağlıyor, dallar canlanıyordu."Hadi koş!" diyen bir coşku vardı hayatın bizi çağıran sesinde. Elimizdekini avucumuzdakini silkip zamanın ruhuyla bütünleştik, dün gibi gözümüzün önünden  geçen bütün mutlulukları giyip yarınlara uzanıyoruz; bu kökler daha derinlere inecek, hiç bir avare gönül, vurdumduymaz yürek onları söküp atamayacak. Sol yanımızda gülümseyen yüzün bizimle yürüyecek, o eski ve sonu hiç gelmeyen masallar gibi hem düşsel, hem mucizevi; hem gerçek, hem de inanılmaz sevgimizin yolunda.


ne güzel şey hatırlamak seni
yazmak sana dair
Nazım Hikmet

22 Şubat 2016 Pazartesi

124.Mektup


orada, kedilerin dallarda uyuduğu bahçede
ışık da sendin gölge de
bendim kirpiklerine tutunan uzaklık
 
Şükrü Erbaş
 
Can Yoldaşım,
 
 
Biz farkında bile değildik sanki, kan ve gözyaşıyla yoğrulan günlerimizi kanıksamışız artık. Aslında iç burkan bir durum insan yanlarımızın usu usul yitip gittiğinin ayrımında olmak.  Akışını engelleyemediğimiz olayların damgasını vurduğu bir tarihi kesitin sınırları içinde kaçış yollarını arıyorum çoğunlukla; sessizliğe, yürek sızılarının son bulduğu sakinliğe doğru. Bir resimde, bir dizede, bir anıda geçmişe dönmeyi, bütün bu çalkantılardan uzaklaşmayı özler oldum son günlerde. Galiba bu kaçışın adresi bağ olacak. İki yıldır yitirdiğim zamana ve boşa kürek çekip yanılarak yok yere harcadığım umutlarıma yanıyorum. Gerek maddi sıkıntılar ve gerekse başında durup istediğim gibi yönlendiremediğim için yenilenmesini bir türlü sonlandıramadığım ev ve bağ kısmen de olsa bu yıl canlanacak gibi. 

Kötü insanlar tanıdım, varımı yoğumu paylaştığım halde bana köstek olan. İyi insanlar tanıdım beni yeniden ayaklandırıp umudumu hep taze tutmamı sağlayan. Ama soracak olursan hep bir düş kırıklığından ibaret hayat. Senden sonrası aramadım hiç bizimkine benzer bir yaşam ortaklığını, bana bıraktıklarının o değerli anılarını korumaya çalıştım, içimdeki o sonsuz matemi anlamayacağını bildiğim kimseyle paylaşmadım; hissedersen incinirdin, o gözlerin ıslanırdı belli belirsiz uzaklara dalardın kendini feda ettiğin iyiliklere, güzel düşlere olan saygısızlıkları. Bir tek bu sözümü tutabildim sana karşı. Omuzumuza konan ürkek bir kuş inceliğindeydi sevgi, onu kaçırmamak için gözümüz gibi baktık hep. Senden sonrası da hep aynı yürek sızısıyla sürdü.

Bu bahardan umutluyum. Eski günlere dönecek gibiyiz seninle. Yeşiller içinde, gül kokularının, dalları sallayan yaz esintilerinin, gece başımızı kaldırıp baktığımız yıldızların sonsuzluğu altında ürperen kimsesizliğimizin geri döneceği günlerin yamacındayız. Gül yüzün ay ışığıyla yansıyacak bir gece yaşlı çınarın gölgesine, hayat yeniden farkımıza varacak.

son yağmurlar da dindi dinecek
yazın habercisi kırlangıç
saçakta
senin o atlıkarınca gülümseyişinle

Cevat Çapan


babam gelirdi ve akşam olurdu

bahçedeki akasya ağacı
gün boyu biriktirdiği kuşları
birer hayal topu olarak uzatırdı yatağımıza
 
Şükrü Erbaş
 
 



23 Ocak 2016 Cumartesi

123.Mektup




hangi sevgi sözünü söylesem yalnızlık
hangi zamana sitem etsem hayat
Şükrü Erbaş


Can Yoldaşım,


Kar başladı. Bitimi olmayan bir yaz sonu lezzetinde geçen günlerimiz oldu bu kış, sonra kendini inkar edip zehir zemberek soğuklara teslim oldular. Bu havalar uyku havası derdin; belki dışardaki soğuğun, kış kıyametin iliklerine değin üşüttüğü ruhun kendi içine çekilmeyi özlüyordu, uyku tek kalkanındı düşünüp bir türlü çözüme ulaştıramadığın sorunların karşısında seni savunan.

Kendimi yalnız hissediyorum, senden sonra gelişen akut bir ruh hali miydi bu, yoksa zaten var olan ve yokluğunla su yüzüne çıkan bir komplikasyon muydu? Önümde boylu boyunca uzanan ömrümün bu kış haline nasıl katlanırımın çaresizliğindeyim.Hep denir hayat devam ediyor diye, aslında devam eden her gün gittiğin işin, hep gördüğün insanlar, yediğin yemek, aldığın nefes, sevdiğin çocukların, akıp giden zaman. Oysa biten bir şey var adını hiç koyamadığım, anlamlandıramadığım ve hep rahatsız eden, batıp duran. Düşlerim bitiyor, beklentilerimin hacmi daralıyor, sevinçlerim soluyor, gülüşlerim donuyor. İsmim ve cismimle duruyorum, sürükleniyorum hayatın önünde. Ama ruhum duyularını yitiriyor takvimin gösterdiği yılın, ayın ve günün olduğu yerde. Ne yapsam yüzünü döndürmüyor gelecek günlere, geçmişin sevgilerinde, umutlarında ve düşlerinde bekliyor. O hep aynı düşüncenin esiri: Sen olsaydın farklı olurdu her şey.

Sen bir tek benim arkamdan ağladın. Her acımasız gerçeği bütün doğallığınla kabullenip alt ederken yokluğuma yenik düşmüştün. Durumumu anlıyor musun? Yıllardır ortak düşlerimizin peşinden koştum, yorulmadım, usanmadım. Ellerim değdi kimine, kimini yakaladım bir ucundan. Sanırım beni ayakta tutan onları gerçek kılma savaşıydı, onları elde etmek mutlu kılmayacak beni, düşündükçe anlıyorum. O düşlerin erişilmezliği vardı, gerçeğe döndürmek derin bir boşluk duygusuydu, paylaşılamadıkça, değerini bilecek olanı bulamadıkça elde kalan yokluğundu.


sen ey doğa
büyük yazgısı insanın
senden öğrendik zamanın acısını
avuçlarında çocuk kalbimiz
sen hayat bağışladın bize
seni öleceğiz hepimiz
Şükrü Erbaş 




20 Aralık 2015 Pazar

122. Mektup



          
Patikamsın benim
Önümde incecik uzanan
Seninle kurtuluyorum içimin
Ormanından

(İsmail Uyaroğlu)


Can Yoldaşım


özlemek güzeldir” dedi Toprak, daha beş yaşındaki yüreğinin bütün duruluğuyla ve bütün çocukların sesindeki o saflıkla. “neden Toprak?” diye sordum, “neden güzeldir özlemek?”... “Çünkü..” dedi, “yeniden bir araya geldiğimizde sarılırız, daha çok severiz..”

Kimbilir belki de yıllardır beni esir alan özlemenin en kısa ve en duyarlı açıklamasıydı bu sözler. Daha en başından beri, yeniden bir araya geldiğimizde daha sıkı sarılmak için, daha çok sevmek için özlüyordum seni. İçimdeki bağlılığı bunun için büyütüyordum. Resmin hep başucumdaydı, sözlerin kulağımda, anıların belleğimde, beni büyüten, hayata hazırlayan, biçimlendiren can yoldaşlığın yüreğimdeydi; bu özlemenin sonundaki o sıkı sarılmayı, daha çok sevmeyi bekliyordu..

Ben gezgindim senden sonrası. Deliliğin sınırlarında dolaştım, acının uçurumlarında en derinlere doğru düştüm, bitimsiz yolların gizeminde yuvarlandım. Kendini çok şey sanan hiçleri tanıdım, aldatmanın kölesi olmuş kör yürekleri, ne pahasına olursa olsun kazanmak üzere yola çıkanları ve hep kaybedenleri gördüm. Yüzündeki o acı gülümseme kaldı bana; nice yalanın, iki yüzlülüğün, acımasızlığın kol gezdiği insanlık pazarında aklıma ve yüreğime siper olan.En zayıf noktam sendin, yokluğundu; bunu keşfedip da yaklaşanların sahte duygularıyla kaç kez başa döndüm, kaç kez yeniden başladım.Elleri boşluğu kucaklayan bir kör ebeydim önceleri, sonra hissetmeyi ve farkına varmayı öğrendim şaşırarak; sahte duyguların pazarında ne senin ne de benim dönüp de bakmayacağımız o küçücük kazanımlar adına kurulan tezgahların sırrını. Ben gözümü kırpmadan, elimin tersiyle ittikçe onlar birer körebe oldu, beni yakaladıklarını sandıklarında yitiriyorlardı saygınlıklarını, kişiliklerini, güvenimi, sevgimi...

Sana umut dolu sözler veremiyorum bu kez. Ama gözün arkada kalmasın, için sızlamasın hiç; bana bıraktığın sevgi dolu dünyamıza değer bilmeyenler adımını atamayacak,anıların çiğnenmeyecek, kırılıp dökülmeyecek hoyrat ellerde. Bir garip meydan savaşı bu, belki kazanacağım, sabaha karşı dalıp kendimi kollarına bıraktığım bir derin uyku rüyasında gelip sarılacaksın belki bana mutlulukla. Sana verdiğim sözler, ardından sahiplendiğim umut dolu düşler anlam kazanacak o zaman.

Özlemek bu nedenle güzel can yoldaşım. Çünkü daha sıkı sarılacağız ve daha çok seveceğiz.





31 Ekim 2015 Cumartesi

121.Mektup

olmayan bir şey olandan daha çok sarsıyor beni: tek o kalıyor ortada, o olmayan şey!

shakespeare - macbeth


Can Yoldaşım,


Ekim ayları bağda geçiyordu. Kimseler kalmıyordu senden başka ovaların ıssızlığında. Sana döndüğüm cuma akşamları sabaha kadar konuşuyorduk hayatı ve insanları. Umutlarımızla aydınlatıyorduk kışa komşu duran o soğuk gecelerin karanlığını.

Şimdi yaprakların kızıla döndüğü, sert rüzgarların bağ damının o sıvaları kabarmış, duvarı yarılmış tek göz odasına seni bir mahkum gibi tıktığı ekim ayına özgü yalnızlığın kollarındayım. Umut duymamı, mutlu olmamı, baharı özlemle beklememi gerektirecek hiç bir neden bulamıyorum artık. mevsimleri bile yaşanır kılan onları paylaştığımız, güzelliklerini ya da gizemini aynı pencereden izlediğimiz sevdiklerimizmiş meğer. Onları yitirdiğinde, kendinle kaldığında eksilenin, yarım kalanın ne olduğunu düşünüyorsun bir süre.  Sonra anlıyorsun her şeyin bittiğini, hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını. 

Şeytan uçurtmasına benzeyen anıların kuyruğunda seni düşünmek ve özlemek, galiba acılı yüreklerimize kalan sadece bu.

1 Ekim 2015 Perşembe

120.Mektup

Sevgi Nedir?

"Düşüncelerin bulduğu, düşüncelerin biçimlendirdiği bir durumdur. Düşünüldüğü oranda büyür, derinleşir, büyütülür, derinleştirilir. O denli dayanılmaz boyutlara ulaşır, ulaştırılır.Gerçekleştirilemez. Soyutlaşır. Ve hiçbir zaman bitmez.Yaşam gibi. Ölüm gibi."

Tezer Özlü
Yaşamın Ucuna Yolculuk


31 Ağustos 2015 Pazartesi

119. Mektup






Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor 


Can Yoldaşım,

Gözlerim doluyor her defasında "Gidersen Yıkılır Bu Kent'in dizelerini okuduğumda. Neresine dalsa gözlerim, başı ve sonu farketmiyor hiç, okuduğum her dize seni ve yokluğunu ve benim çaresizliğimi anlatıyor sanki.


Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar 

Adlandıramıyorum, tanımlayamıyorum, hiç bir arkadaşlığa, dostluğa, sevgiye anlamlandıramıyorum yaşadıklarımızı. 


Gidersen kar yağar avuçlarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar 

Son kez suladığında beyaz sardunyaları, nerden bilirdim sessiz bir vedalaşmanın eşiğinde olduğunu, nerden bilirdim bana ve hayata son kez baktığını, nerden bilirdim kendini yapayalnız bir yolculuğa hazırladığını?



Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca 

Kime yazılır şiirler,  yollar nereye kavuşturur insanı; acının ikliminde, umudun esintisinde sürüklenirken hayat nerede ve ne zaman buluşur ayrılığın pençesindeki sevginin özneleri?


Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Yağmur sonralarını, güz yapraklarını, yeni alınmış bir kitabın kokusunu, baharda yeşillenen dalları, çocukların gülüşünü, suların serinliğini, sonsuz iyimserliği ve saflığı sevmekti seni sevmenin diğer adı.


 Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler 

Düş gibi geçiyor zaman, gerçeküstü acıların, ölümlerin, yalnızlıkların ortasında dimdik duruyor anıların, sözlerin ve en çok da susmaların. 


                                                 Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
                                                       Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor 


Sana yazıyorum, seni her gece yeniden seviyorum ve seni düşünüyorum var mıydın, yok muydun? Soluğun çok uzaklarda, oysa özlemin hep yanımda. Ölen ben miydim, hala yaşayan sen misin?


                                                Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
                                               Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında



31 Temmuz 2015 Cuma

118.Mektup


....senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum.
Turgut Uyar



Can Yoldaşım,

Birlikte arasında yürüdüğümüz bağların yeşiline böyle baktı. Gözlerinde ağustos vardı, bir ömür verdiğimiz suların duru serinliği vardı bakışlarında. Merak vardı, belki de büyüdükçe alevlenecek bir sevdanın ilk tohumları atılıyordu o an.  

Ağustos: ayrılığın adıydı yıllardır içimde duran. Gizli bir hüzünle yerleşik kaldı ömrümün ayrı bir mevsimi, ayrı bir iklimi, ayrı bir acısı olarak. Gülüşlerimiz bu ayda dondu yüzümüzde, ne sonbaharı, ne de kışı gördük; ağustos sonsuz bir acının mevsimiydi artık. Zamanın nasıl geçtiğini düşünmüyorum bile, senle olan ve senle olmayan diye ikiye ayrıldı hayat. Senle olan günlerin mutluluğuyla bugüne geldik, dünde kaldı sevincimiz, umudumuz. Ama sana verdiğimiz sözlerin namusuyla ayakta kalıp direndik her şeye.

Biraz daha büyüdük, çoğaldık adın bir masal gibi, uzaklardaki amca olarak yerleşti minik hafızalara. Kapıdan çıkarken kitapların üzerinde duran çerçevedeki resmine her gün saf öpücükler kondurmayı öğrendiler; O olsaydı dedik, çok severdiniz. Seni özlemeyi öğrendiler, tanıdılar sözlerde ve anılarda. Belki gülüşünü andıracak, belki sesini, belki bakışını, belki temiz yüreğinden ışıklar alacak hayat çizgileri. Belki de hiç biri olmayacak, sadece benim bilidiğim bir izi olacak senin onlarda saklı duran.

Bu kaçıncı ağustos saymayacağım artık ve düşünmeyeceğim. Sadece yüzümü yıkayacağım köyün soğuk suyunda, ellerimi suyun serinliğine tutup bekleyeceğim ve duyumsamaya çalışcağım hayatı ve seni. Kolum dirseğime kadar uyuşunca soğuktan, işte budur diye anlatacağım seni özlemek ve sevmenin ne olduğunu.

Her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de.

Tezer Özlü



30 Haziran 2015 Salı

117. Mektup


Can Yoldaşım,

Hastalık dedim son mektubumda. Sıkıntılı günler damgasını vurdu zamana. Yaşadıklarımız bir düş gibi tersine esen güçlü rüzgarlarla umutlarımı kırıp umarsızlığın kollarına attı her şeyimizi. Ne yana dönsek aksiliklerin kör duvarlarına çarptık, kara günlerin kucağında gün ışığını özledik, biraz umut, biraz mutlu haberler bekledik. Düşlerime girdin kaç kez, hep bir şeyler öğretmeye çalışıyordun, yüreğime su serpen mutluluk anlarından sonra uyandığımda doğruluyordum yerinden. Bir gayret geliyordu yüreğime, biraz güçleniyordum, yaşamın bu pek karşı karşıya kalmadığım güçlü girdaplarında sürüklenirken. Bir sen geliyordun, bir babam. Çok eskilerden gelen sevginin aydınlattığı yollarda yalnız yürürken dik durmayı başarıyordum yine de, bacaklarım titriyor ve korkuyordum aslında. 

Düşler yol gösterdi, biraz ferahlattı daralan yüreğimi. Bütün sorumlulukların babası olmak zormuş can yoldaşım. Bütün sevdiklerinin senden beklemesi umudu ve mutluluğu, zorluklar ve yoklukların karşısında gücünü senden alması ve tükenirken bütün direncin, acıları sırtına alıp sevincini dağıtmak, varını yoğunu paylaşmak onlarca yıl eklemekmiş ömrüne, henüz yaşamadığın günlerinden çalmakmış bütün iyilikleri ve güzellikleri. İçin ağlarken gülmeye çalışmakmış birden yaşlanıvermek.

Bunları öğrendim. Yürümenin, koşmanın, hatta soluk almanın bile yorduğu zamanları öğrendim,yaşadım; her şeyi unutmak için kendimi uykunun kollarına bıraktığım geceleri aştım, ama öğrendim gözlerinden süzülürken o masum ve umarsız gözyaşları,neden "yoruldum" dediğini.


31 Mayıs 2015 Pazar

116.Mektup

Can Yoldaşım,


Hastalık.
İçinde sen olan rüyalar, sonunda hep yitip gidişin.

30 Nisan 2015 Perşembe

115. Mektup

...

Can Yoldaşım,

ozanın dediği gibi  "Uzun bir sessizlik oluyorsun dağlara baksam, / karşılıksız mektuplar kadar burkuluyor kabim…"
biliyordum, olmayacaktı bu mektupların karşılığı, en azından herkesin anladığı dilden. ben yazacaktım;  senin duyduğunu düşünecek, okuduğunu bilecek, küçük ayrıntılarında hayatın seni görecektim. başka kimse bilmeyecekti; belki tutkuyu, belki ölümüne bir bağlılığı duyumsayacaktı bu satırlarda. 
yıllardır hiç burkulmadı kalbim, çünkü karşılığı vardı bu mektupların.bir rüzgar esse, bir dize dolansa dilime, bir acıyla kavrulsa her bir yanım, bir umutla yüzüm gülse, yokluğun bir fırtına gibi bütün dallarımı allak bullak ederek, yüreğimi sallayarak gözlerimde tanımsız bir hüzünle birikse, işte o aktı akacak damlaydı sesin, yüzün ve ellerin.
günlerdir boş bıraktım mektubun başındaki üç noktanın ardını. ama sen anladın çok uzaklardan. sonsuz bir çaresizlikti onlar, tepeden tırnağa giyinmiş bir ilkyaz esintisiydi seni anımsatan, suskunluktu, diyecek bir şey bulamamak ve için için ağlamaktı. 

yani tuzun amcası, sevincin
öz kardeşi olan
en küçük bir kuşun gözleriyle
dünyaya baktığın zaman
her şey benim kalbimdir..

Turgut Uyar / Kalbindir


31 Mart 2015 Salı

114.Mektup



Can Yoldaşım,
Günlerin izinde süren yaşam çizgisi bize büyük küçük durmadan sürprizler hazırlıyor, anıların, buruk rastlantıların, hüzünlü anımsayışların önünü açıyor. Bir resim, bir yüz, bir ses ya da bir an bile bunun nedeni olarak yüreğimiz ve belleğimizle temasa geçip çok şeyi alıp götürüyor, ya da gözlerimizin önüne seriyor. Küçük ve önemsiz sayılabilecek belirtilerle başlayan hastalığının ilk günlerinden sonra, doktardan geldiğimiz gece izlediğimiz filmdi Out Of Africa. Daha doğrusu kafamda bin türlü kuşku ve tedirginlik at koştururken ben filmin içinde yitip gitmiştim, sense yanımda uzandığın koltukta yorgunluktan kapanan gözlerine direnememiş, derin bir uykuya dalmıştın.İkimiz de bundan sonra bizi bekleyenlerin ne olduğunu bilmemenin tedirginliğiyle bakıyorduk hayata. Sen uykuya sığınmıştın, ben televizyon karşısında bir filmin gerçekle düş arası sunduğu hayat akışının renklerine, dalgalarına bırakmıştım kendimi.

"Benim Afrikam" hüzünle anımsadığım bir film olarak kaldı şimdi belleğimde. Beklendiği şekilde sonlanmalı dediğin bir aşk öyküsünün, hayatın acı ve kaçınılmaz gerçeklerine yenilmesi, o günkü ruh halimi daha da gölgelemiş ve sanki gelecek günlerimizin ipuçlarını belli belirsiz döküp gitmişti oturma odamıza. Bütün masumiyetinle kendini bıraktığın uykunun kollarındayken, yüzüne, gözlerine, inip kalkan göğsüne, ellerine bakmıştım uzun uzun.

Gizemli bir suskunluğun dargın diliyim.
Şükrü Erbaş

Sonradan gireceğimiz zor bir savaşın, umudun ve umutsuzluğun, acı ve mutluluğun, tükenişin ve yeniden dirilişin, hayatı başa alıp sevgiyle kurgulayarak kısa bir zamana bütün bir ömrü sığdırmaya çalışmanın  sessiz tanığıydı benim için Out Of Africa. Filmin sonundaki derin düş kırıklığını, adanmışlık duygusunu ömür boyu yaşayacaktım, o gece bunu bilmiyordum. Ama aynı duygusal gelgitle geçiyor günlerim o gün bugündür. Hep o buruk, hüzünlü aşk öyküsünün kahramanlarına benziyoruz, ertelediğimiz mutluluk, hayatın alaborasında sürüklenip yitiklere karışırken amansız bir kimsesizlikle yılların ardından bakıyoruz.

Bu gece böyle, karmaşık, kırılgan ve dirençsiz. Sen bana bakma. Günler ilkyaz devrimini besliyor yine, sessiz ve derinden...

28 Şubat 2015 Cumartesi

113. Mektup


 ...Sözcükler suç işlemeden, aç kalmadan, acı çekmeden, 
sevişmeden kendilerine gelemezler. Bunun için bizim gelip
                                                    ellerinden tutmamızı beklerler.
                                                                            İlhan Berk
                                                                               Logos


Can Yoldaşım,

Görüntüler ve sesler, daha önce anımsamadığım daha doğrusu bu denli detaylı anımsamadığım ayrıntıları bir bir önüme seriyor. Anlık olaylar, yaşananlar, günlük hayatın bütün unsurları ile birleştiğinde hepsinin içinden yine sen çıkıyorsun. Yaşar Kemal Çukurova'yı yalnız bıraktı bugün, çakırdikenlerinin üstünde yalınayak koşan İnce Memed kimsesiz kaldı, o dili, söyleyişi, duruşu heybetli adam da yaşam çizgisinin sonuna gelip vedalaştı kalemiyle, gözleyip bir ırmak gibi çoşkulu söyleyişiyle yüreğini ortaya koyarak tasvir ettiği dağlar, sular, toprak ve Anadolu Efsanelerini bir yana koyup sonsuzlukla bütünleşti. 

İlkokul yıllarımın sonlarına doğru belirgin biçimde keşfetmiştim sendeki kültürün bereketli topraklarını. Tek katlı, bahçeli evimizin, arka bahçeye bakan ve hep karanlık kalan odasında yatardık seninle. Genelde hep okuyacak bir şeyler, yazacak, araştıracak mesleki işler bulurdun kendine. Öğrencilere adanmış bir ömrün bütün çilesini o soğuk ve karanlık odada mutluluğunu hiç gölgelemeden, umutla, sevgiyle çekerken yanımda duran varlığın bana güven verir, huzurlu yarınlara çıktığım yolculukta umutlu günlere doğru huzurla sırtımı döner uyurdum, sen gecenin karanlığında ateşböceği gibi küçük ama parlak ışıltılarla sabahları karşılardın. 1 şubat 1979 da Abdi İpekçi öldürüldüğünde, yatağında oturup sabahlara kadar sigara içtiğin hep belleğimin bir köşesinde durur.

"Bu adam çok değerli bir adam mıydı?" diye sormuştum çocuk aklımla. Başımı okşamış "Değerli insanlar, bu ülkenin aydın insanları bir bir öldürülüyor, endişeleniyorum.." demiştin, anlamadığımı, henüz bazı şeyleri kavramaya çocukluğumun saf yüreğinin yetmeyeceğini bile bile.

Ama hepsinden farklı olarak bugün Yaşar Kemal'in ölüm haberi beni yine o yıllara götürdü.  Birgün elinde kalın bir paketle gelmiş ve heyecana açmıştın. İçinden İnce Memed'in 1 ve 2. ciltleri çıkmıştı. O gece hiç uyumadın. yatağına uzanıp okumaya başladın. Beni uyandırmamak için gece lambası ışığında gözlerini yorma pahasına sabaha kadar 1. cildi bitirdiğini anımsıyorum şimdi. Gece ne zaman gözlerimi aralasam seni görüyordum, kitapla bütünleşmiş, satırlar arasında ceylan gibi seken gözlerindeki mutluluğu o zaman belki anlamamıştım ama simdi düşündüğümde ayrı bir alemde  uçarcasına sabahı yaptığını gayet iyi biliyorum. 

Yağmurlu bir 28 Şubat akşamı yollarda bitkin bir şekilde eve yürürken bir boşluk duyumsuyordum kendimde, nedensiz bir hüzün, bir kopukluk geçmişe bugün arasında. O gürül gürül akan satırların sahibi yitip giderken, senden de bir şeyleri alıp hançer gibi saplamıştı yine yüreğime. O günlere dönemeyeceğimi bilmenin umarsızlığıyla geldim eve. Kitaplıkta kimbilir kaç kez elinin değip, sayfalarını karıştırdığın kitaplarına bakarak ağlamak istedim: Baldaki Tuz, Ağacın Çürüğü, yılanı Öldürseler, Yer Demir Gök Bakır, Üç Anadolu Efsanesi......  

 yazın yönünü değiştireceğim ben
sen yolculuğa çık.
ben arka bahçeyi özleyeceğim
sen inat et...

Birhan Keskin
Arka Bahçe

 

Blog Arşivi