31 Temmuz 2014 Perşembe

107. Mektup



Can Yoldaşım,

Toprak trenleri görmek istedi. Dört yaşının bütün masumluğuyla gözlerimizin içine bakarak, boynunu bükerek "gidelim, trenlere el sallayalım" dedi. İlkin annesi götürdü. Geldiğinde çok mutluydu. Hafta boyu zaman zaman o anları anımsayıp bir sürü şey anlattı sevinçle. Bayramdan önceki gün hep birlikte baş ucuna geldik. Toprak ve deniz hayranlıkla göğe baktı, ağaçları, tepeleri, tütün ve kavun tarlalarını süzdü. Biz babamla seni düşündük, yılların ardından yine birlikteydik, dualarımızda sizi unutmadığımızı fısıldadık, gözyaşlarımız toprağınıza düştü belli belirsiz. Gölgesinde yattığınız zeytin ağacının dibinde diz çöküp ellerimizi gezdirdik anılarınızın, sevgi dolu ruhunuzun, yiğit yüreklerinizin, acılı ömrünüzün, yarım kalan düşlerinizin, umutlarınızın üstünde.  Bütün yalnızlığımıza, kimsesizliğimize karşın sizden kalan miras gibi üzerimize yapışan bayram telaşlarını sırtlanıp döndük yeniden.

Bayram sabahı  erkenden kalkıp camiye giderken seninle yan yana yürüdüğümüz, ramazanın etkisiyle çekine çekine yaktığımız sigaraları avucumuzda saklayarak, çıkarması kolay olsun diye arkasını yasıltarak giydiğimiz ayakkabılarımızın ucuna bakarak solduğumuz sabahların kokusunu düşündüm. Kolu kanadı kırık el öpmelerin, nedensiz bekleyişlerin hüzün rengindeydi bayram tatili. Sonra üçüncü günün akşamı Toprak yeniden tutturdu, trenlere gidelim diye. Deniz'i de alıp istasyonun akşam alacasında beklemeye başladık son treni. Yaz ikindilerinde oturup çay içtiğimiz, gidecek yerimiz ve beklediğimiz olmadan avare avare trenleri saydığımız, inip binen yolcuların gıyabında öyküler uydurduğumuz gar kahvesinin önünde voltalar attık. Toprak ve Deniz'in coşkuyla el salladığı lokomotifin makinistine sarılmak istedim gözyaşları içinde, onların çocuksu mutluluğuna, saf düşlerine ortak olup sevgiyle el sallayarak karşılık verdiği için. Belki de sendin o, çok uzaklardaki, sadece resimlerinden bildikleri o iyi amca!


Toprak'ın dalgın bakışlarındaki hüzün senden uzak geçen yılların bir özeti gibi kazındı kaldı belleğime. Hep uzaklara bakan, özleyen, gidip dönmeyenleri özlemle çağıran dalgın gözlerini ömrüm boyunca unutmayacağım sanki. Dönüş yolunda uyuyup kaldı ikisi de. Küçük ellerinde sımsıkı tuttukları dondurma külahları gibi alçakgönüllü umutlarla bezediğimiz hayat, bizim ellerimizden ne zaman kayar, ne zaman trenlerde oradan oraya savrulan yaşam öyküleri gibi el sallanır arkamızdan? Ne zaman istasyon ışıklarının gölgeli aydınlığında beklediklerimize kavuşup sarılırız mutlulukla?

Yarın 1 Ağustos, seni yitirişimiz demek istemiyorum, seni hiç yitirmedik çünkü,  araya özlem dolu yılların, hüznün ve acının girdiği ayrılığın yıldönümü. Yıllar sonra oğlumun duygularında, ruhunda can buldu benim o hiç bir mesafeyi kabullenmeyen ruhumun anlamı.Nasıl baktıysa o akşam, nasıl beklediyse, nesıl özlediyse, nasıl hüzünlenip daha tanımını bile yapamadığı bir acıyla nasıl irkildiyse yıllardır öyle bakıyorum hayata.



30 Haziran 2014 Pazartesi

106. Mektup

Can Yoldaşım,

Tandık bir yüzdü o benim için. Belki de duygu demek daha doğruydu,  ya da belli belirsiz bir okşayış, gerçek mi yoksa düş mü olduğuna karar veremediğim bir dokunuş, fısıltı gibiydi o. Nereye gitsem yanımdaydı son iki gündür. Geçmiş günlerin, sıcak haziranların akşamüstlerinden çıkıp gelen o tatlı esintiydi, işliklerimizin üstüne çıkardığımız eski gömleklerimizi, bağ damının yanındaki havuza giden taş döşeme yolun iki kenarında serpile serpile büyüyen mısırların yumuşak tondaki yeşilliğini, asma dallarını, söğüt yapraklarını dalgalandıran. . Haziran güneşinin altında dellenen ruhumuza su serperdi o;  düşlerimizi dizginler, yorgunluğumuzu alır, umutlarımızı tazeler, sevgimizi hep diri tutardı. Ölüme karşı, yaşama  karşı, olanaksızlıklara, umutsuzluklara karşı direnç verirdi, yaralı yüreklerimize. Hoşgörürdük hoyrat ve acımasız insanlık hallerini, önümüzde uzanan uçsuz bucaksız ve belirsiz zamanla girdiğimiz yarışta ellerimizden tutar, uzak kıyıları yakın kılar, bir acıdan alır bir küçük ve alçakgönüllü mutluluğun dibine bırakırdı çocukluğumuzu.

Kaldırımda yürürken ürperiyordu kollarım aniden, başımı kaldırıp uzak yollara, gözümün değdiği belirsizlikte duran ağaçlara, ovalara dalıyordu bakışlarım. Ağlamak duygusu sarıyordu her yanımı sonra, girdiğim savaşlar, verdiğim mücadelelerin anlamsızlığıyla sendeliyordum sen olmayınca. Sesini duyamayınca, hiç güçsüzlük, zayıflık çekincesine kapılmadan sarıldığım kollarını yanımda bulamayınca koşmak geliyordu içimden çılgınca. Bağırmak, haykırmak istiyordum seni, aramak istiyordum her yerde ve sonra bulmak hiç ummadığım bir köşede.

Aslında beni en çok anlayanı,en çok seveni yitirmişim seninle birlikte. Kimse bilmiyor neyi sevdiğimi, ne beklediğimi, ne bildiğimi, ne zaman ölüp ne zaman dirildiğimi. İkimizin yalnızlığı bana kaldı can yoldaşım. Bütün uçsuz bucaksızlığı, sınırsızlığı ile her yanımı kapladı. Kardeşliğimiz ile daralttığımız bu sessiz dünya şimdi beni boğuyor gibi. O sessizliği yeniyorduk biz, yüreklerimizi birleştirip aydınlatıyorduk yolumuzu. o yolu hiç yitirmedim ama yoruldum artık kardeşim. o koca çınarın dibindeki ikindi yorgunluklarımıza benzemiyor bu pek.. Hayatımdaki boşluğunun bıraktığı bir duygusal yetmezlik tanısıyla yaşıyorum günleri amansız bir hastalık gibi.

Haziran: yenilgiyi kabullendiğim hazin günleri yazın.
Temmuz: sana başarı ve mutluluk haberleri vermeyi umduğum uzun ve sıcak günleri ömrümün.
Ağustos: hep aynı hüznü barındırıyor içinde. yeniden yaşadığım ve iliklerime değin titrediğim kara kış günleri. bir bende anlam bulan, kimsenin bilmediği...
Bu yaz da böyle bitmesin, bıraktığın herşey küllerinden doğsun artık. Yitik ve hüzünlü kırık sevdamızın satırlarını yazmayayım sana.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

105. Mektup




Ağaç anlatabilir kendini yağmura,
Hiç değilse fisıldayabilir, bunu biliyorum.
Kuş nasil tarif edecek; konsa yeryüzünde av,
Uçsa bir ömür boynunda vebal."

(Birhan Keskin)

Can Yoldaşım,

Mayıs : derip toparlanma ayıydı baharın. Nisan yağmurlarıyla boy atan otların biçildiği, domates biber karıklarının açıldığı, tütün dikimlerinin son bulup çapaya geçildiği, zeytinlerin sulandığı, asmaların ilk ilaçlamasının yapıldığı umutlu bekleyişlerin ayıydı. Ama 13 Mayısta yüzlerce maden işçisinin zehirlenerek yaşamını yitirdiği kara bir ay olarak kayıtlarına geçti hayatımızın. Hiç bu kadar çok ölüm haberi duymamış, bu kadar çok ambulansı, televizyoncuyu, polisi, devlet büyüğünü görmemiştik daha önce. Bir sürü insan eksildi ömrümüzün sahnesinden. Belki aynı kahvede yakın masalarda birbirimizi görmeden çay içtiğimiz, aynı pide kuyruğunda beklediğimiz, çarşıda bir  tezgah başında  sebze meyve seçtiğimiz, aynı minibüste alın yazımıza doğru yol aldığımız ama varlığımızdan habersiz olduğumuz nice insan yitip gitti. 

Sonra aralıksız yağmurlar başladı, dünyamız kararmıştı adeta, acının tutsağı olduk günlerce, körebe oynadık günlerin kucağında. yarım kalan bir şeyleri tamamlama telaşıyla bakıyorduk zamana. Işığa doğru ilerliyorduk el yordamıyla, o zayıf bir görünüp bir yiten ışığın loş aydınlığına koşmak istiyorduk. Bu karanlık dehlizten kurtulmalıydık. Ya da uyanmalıydık bu kötü rüyadan. Ve ne zaman?....

olmuş olan her şey,
olmamış olan her şeye yer açmak için unutulacak…









30 Nisan 2014 Çarşamba

104. Mektup


Bir bakardım eğilmiş su içiyor.
Gamzelerinden kuşlar...

Didem Mamak


Can Yoldaşım,

Kuraklık beklentisi ile kavrulan kış günlerinden sonra nisan yağmurlarıyla sevindik. Bahar  ya da kitaplığında hep ön saflarda duran o yorgun çehreli kitabın ismindeki isyan duygusunu barındıran tanımıyla İlkyaz Devrimi 'nin kapı eşiğinde umutları kuşandık yeniden. Toprak kokusuyla tazeleniyor içimiz. Köye giden Balıkesir yoluna takılıyor gözlerimiz, o klasik ifade ile "uzaklar çağırmaya başladı" bizi. Garip çarkın dişlilerinde sağa sola çarpa çarpa yön bulmaya çalışırken aniden çıkan bir yelde beyaz gömleğin dalgalanarak yol alıyor taze çimenlerin, yıkanmış toprağın, kış kasvetinden çıkan gökyüzünün aydınlık renkleri arasından. Dalgın ve düşünceli geziniyorsun bize hem uzak, hem de çok yakın bir hayat çizgisinin kavisleri arasında. Seni görüp hissediyoruz soluk aldığımız her yerde, tutunduğumuz her dalda, boğulduğumuz her acıda, her adımda, her kalp atışında; umudun, sevincin ya da gözyaşının olduğu her yerde. Anladık ki seninle geçen günlerimiz değil bir düşten ibaret olan, yokluğun sadece. 

Yağmurlar eşlik edecek sanırım bize bir süre daha. Islak çimenlerin arasında bağdaki asma direklerinin telleri sökülecek önce, sonra da direkler yenilenip tel çekilerek yeni bir döneme başlayacağız. Her şey daha güzel olacak belki, belki de daha zor. Ama savaştıkça, ter döktüğün, emek verdiğin toprağın her zerresindeki hakkını ödeyeceğiz. Her bahar olduğu gibi yeniden doğacaksın, her bahar filizlenen heyecanını yeniden yaşayacağız, umutlar biriktireceğiz yaz sonuyla kucaklaşan ve senin o yaşama dair dilinde hep dolanan düsturla çıkacağız yollara: Her şey güzel olacak..."





Yaşamak görevdir bu yangın yerinde,
Yaşamak insan kalarak

Ataol Behramoğlu


31 Mart 2014 Pazartesi

103. Mektup



Can Yoldaşım,
Yazdığım her mektupta mart ayı gelince, bağ hakkında sana bilgi verdim. Ekonomik sıkıntılar, bütçe darlığı, tasarladığım programda ortaya çıkan aksamalar beni zora sokup sana karşı yalancı çıkarırken ayrı bir üzüntü konusu olmayı da sürdürdü hep. Sonuç olarak birlikte düşünü kurduğumuz bağ evinin eksik olarak sayabileceğim yer kaplamaları ile çevre düzenlemesi kaldı.. Öte yandan bu yarım kalan işleri bir kenara itip bağa yöneldim.

Rastlantı sonucu tanıdığım Manisa'lı bir bağcının gördüğü ve incelediği bağ için uygun  çalışma modeli tasarladık. O da bir hayli masraflı. Önce bu adamın önerdiği budama biçimi için Manisa'dan amele bulup bir günde budamayı bitirdik. Şimdi eski bağ direklerini söküp yenilerini dikeceğiz asmalar çiçeklenmeden. Yeni teller çekip gençleştireceğiz bağı. Aralardaki boşlukları dolduracağız. "Bir yılda normale döner" diyor Ahmet.

Ağır borçlar altına girdim ama hiç korkmuyorum; seninle tasarladığımız her güzelliğin peşindeyim hiç yılmadan.
Maddi ve manevi çok sıkıntı yaşadık seninle. Ortak kaygımız gelecekti, iktidarın kendinden olmayanları sindirmeye çalıştığı; yaşama, çalışma, ekmeğini kazanma hakkını elinden aldığı "mahalle baskısı" kılığında üzerimize çöken zor zamanlarda düşüncemizi, duruşumuzu hiç değiştirmedik. Yolumuzda yürüdük ağır aksak. Ama hep başımız dikti ve onurumuza söz getirmedik. Hep söyleyecek bir sözümüzün olduğuna inanırdın. Şimdi o sözü söyleyecek alanlara çıktım can yoldaşım. Belki başarılı olur, geçmişe dair yarım kalan hesaplarımızı görürüm; umudumuzu kıranların, emeğimizin hakkını çalanların önünde dimdik durur, huzurla gelirim yanı başına.




26 Şubat 2014 Çarşamba

102. Mektup



bizlere dadanan her yakıcı umutsuzluk,
her küstah acı,
bir güzelliğe, bir yaşama direncine dönmek zorundadır.

anlam da bizde, anlamsızlık da…

____ Edip Cansever


Can Yoldaşım,

Uzun bir suskunluktu galiba bizi ayıran. Aslında her gün mektupları okudum, satırlarda gezindim. Belki de yazmadığım, duymadığım, içimdekileri yansıtmadığım günlerin duldasında, sana ait bir şeyleri bekledim. İlk uzun ayrılığımızda bana her gün yazacağını söylemiştin ve tutmuştun da sözünü. Ama bu kez söz vermedin, sadece beni uzun bir yokluğa hazırladın. "Biliyor musun, ben babamı hiç ölmüş gibi hissetmiyorum, sanki yine kamyonla uzak bir yerlere gitti, bir kaç gün sonra dönecekmiş gibi " demiştin...Erkenden kalktın, duşunu aldın, traşını oldun, çay ve sigara ile karşıladın gelen yeni günü, özenle giyinip kravatını bağladın, siyah çantana ders notlarını yerleştirip okula doğru ağır adımların kollarında yalnızlığına doğru yürüyerek  gittin. Biz hep akşamları görürdük zeytin ağaçlarının olduğu bahçeli evin köşesinden koşar adım ve gülerek dönüşünü. Sevdiklerimiz için beslediğimiz ve hiç sönmeyen bir ateş gibi sıcak tuttuğumuz beklentiler mi bizi ayakta tutan, umutsuzluklara, acılara, hayata karşı dirençli kılan? Nasıl geçiyor yoksa onca yıl, nasıl dayanıyor insan, nasıl sürüp gidiyor hayat anlamadığın bir biçimde ve kendi akışında?     

Toprak ve Deniz'in kardeşlik bağlarının da bizimki gibi olmasını diliyorum hep. Aralarındaki yaş farkının az oluşundan doğan kıskançlıkları bile sevimli. Yine de arıyorlar birbirlerini, itişip kakıştıktan sonra bile oyunlar kurup sevinç çığlıkları ile koşuyorlar etrafımızda. Daha önce de yazmıştım, sen olmalı ve biçimlendirmeliydin bu meleklerin yüreğini, sevginle ilmik ilmik dokumalıydın mutluluğu,  hayatın dik yokuşlarında onurlu duruşları bırakmalıydın minik avuçlarına. Senden bana kalanları vereceğim onlara, üzerimde bir yadigar gibi duran sevgiyi, özveriyi anlatacağım dilim döndüğünce, nefesim yettiğince.  Geçmişten geleceğe, bir kuşaktan diğerine duru bir su gibi çağlayarak akar mı ki bu öykü? İyi kitaplar, güzel masallarla büyüsün Toprak ve Deniz. Bencil bir istek ya da tutku değil bu ama, bir yanları senden kokular taşısın, sana ait olsun yüreklerinin bir köşesi, sana sonsuz bir hayat borcum var, seni hep içimizde tutarak ödeyeceğim yaşadığım günlerin, yılların diyetini.

“İnsanın gözleri sevdiklerinden alır rengini,

Aşktan, nehirden, zeytinden, üzümden, gölgeden…”

* Haydar Ergülen

31 Aralık 2013 Salı

101.Mektup

Can Yoldaşım,
Az önce uyandım. Kaç gündür hastalıkla boğuşuyordum, köyde iki cenaze vardı, ikindi namazından sonra defnettik. Ikisi de yakınımız, biri Kara Mehmet'in annesi, diğeri Ormancı Mehmet Emin Dayı. Mezarlık sert rüzgarla donduruyordu her yanımı. Biraz üzüntüden, biraz soğuktan hastalığım alevlendi yeniden. Yorgun ve bitkinim. 

30 Kasım 2013 Cumartesi

100.Mektup


Can Yoldaşım,

Yanı başımda uyuyordu bütün masumiyeti ile. Saçlarına dokunuyordum, yüzünde gezdiriyordum ellerini. Canımın parçasıydı, hayatımın dönüm noktası, kendi halinde geçip giden ömrüme anlam katan bir mucizeydi. Uyuyordu işte öylece bütün güzelliğiyle. Dünyadan habersizdi, bilmiyordu kötülükleri, acıları, düşkırıklıklarını, kendini bekleyen ve adına hayat dediğimiz gizemli yolun dik yokuşlarını. Kendi küçük dünyasının sevinçlerini, mutluluklarını, umutlarını yaşıyordu daha o. Bakmaya doyamıyordum, içimi ansızın müthiş korkular sarıyordu; hiç dayanamıyordum ağlamasına, hele acı çekip üzüldüğünü görmenin düşüncesi bile allak bullak ediyordu beni. Hep aynı şeyi diliyordum, "ona bir şey olmasın, ona gelen her sıkıntı, acı, üzüntü, eziyet bana gelsin!" Ve o büyüdükçe, ben yaşlandıkça anlamaya başladım ana baba olmanın nasıl ağır bir sorumluluk olduğunu, nasıl bir yürek sıkıntısı, nasıl bir özveri örneği olduğunu. Sevmek, gözü gibi bakmak, ömrünü adamak.... Adını sen koy, birbir ardınca sırala, öyle bir duygu, öyle bir vicdan işi analık babalık.


Can yoldaşım, oğullarıma, Toprak ve Deniz'e baktıkça düşünüyorum; nasıl dayandı anam senin o amansız hastalığına, hepsinden de öte gözü önünde çektiğin sıkıntılara,  sonunda yitip gidişinin tanımsız acısına nasıl katlandı? Nasıl bir sabırdır, nasıl bir dirençtir bu, hayata karşı kazanılmış nasıl bir imkansız zaferdir? Annemin sanki acıdan kısılmış gözleri, gülümseyişi hüzünle buğulanmış, hayata yeniden tutunduğu Toprak ve Deniz'e sarılırken bile seni özlediğini haykırmış sessizce. Sesinde, hayatın bir kıyısında kalmış umutlarında, hüzünlü resimlerinde bile hep o bekleyişin, o büyük kederin gözyaşlarıyla sulamış zamanı. Resimlerin bir köşesine gizlenip kalmış özlemin, bir tek biz görüyoruz. Amcanız diye bellettiğimiz  Toprak ve Deniz'in ışıltılı gözlerinde yaşıyorsun sevgili kardeşim; onlara elini uzat, senden öğrensinler iyiliği, merhameti ve sevmeyi. Ruhunun zenginliği onlarda can bulsun.


Aldırma sen güzel çocuk,
Bu büyümüş insanlara.
Onlar bir telaşa gömülmüş
Ve yarın korkusuyla
Sevgileri solup dökülmüş.


Metin Altıok


1 Ekim 2013 Salı

99. Mektup


Seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben. 
Evlerin ve kalabalığın ağırlığını sana üstün tutmadım.
Yoksulluğun acısından hafif bilmedim acını...

-Şükrü Erbaş


Can Yoldaşım,

Bugünün tarihine odaklanınca bütün dikkatim, zamanın da ayırdına vardım ister istemez. Yokluğunun acısını iliklerime değin duyduğum günlerin ardından seni yaşamanın, seni geri getirmenin arayışına düşen çaresiz aklımın bir alçakgönüllü çözümü olarak yazmaya karar vermiştim. Yitip gidişini zaman zaman yaşadığımız kısa ayrılıklar gibi düşünerek avutuyordum kendimi, mektuplar yazacaktım sana, yokluğunda yaşadıklarımı aktaracaktım. 2007 eylülüydü  sana ilk mektubu gönderdiğimde. Sevincimi, yaşadığım iç huzurunu kimseye anlatamam. Elinde olsa yazdırmazdın, utanırdın, gözlerinden belli belirsiz dökülürdü yaşlar. Oysa geri kalan ömrümü sana verdim ben, senin adına da yaşadım, sevdim, savaştım, ağladım, güldüm... Doğduğum günden, geldiğim bu yaşıma değin bana aşıladığın her güzelliğin, umudun, sevincin ve benzeri olmayan kardeşlik duygusunun karşılığıydı satırlarım.

Eylülde değişirdin. Sararan yapraklar,bozulan tütün çardakları, serinleyen sabahlar, sert esen rüzgarlar zamanı anımsatırdı sana ve geçip giden, tükenen, yorulan, eskiyen, törpülenen hayatı. O eylül ayında karşıladım ömrümün en sert kışını. Üşüdüm, çok yalnız hissettim kendimi, korumasız ve zavallı bir kuş gibi büzüldüm kaldım. Her yanını onarıp  yaşanır kıldığımız, allayıp pullayıp düşlerle cıvıl cıvıl yaptığımız, eski mahallenin boynu bükük duran o anılarla dolu  evin geniş bir ofise dönüşen odalarında ayak seslerini duymayı bekledim günlerce. Yorulduğunda biraz uzanmak için dinlenme odası olarak kullandığımız karanlık odada duran kanepe üzerindeki, evden getirdiğimiz, yastığı kokluyordum, mutfak dolabına koyduğumuz zeytinyağı şisesine, nane kavanozuna takılıyordu gözlerim. Bir türlü dokunamıyordum onlara, ellerinin izi silinir diye korkuyordum; pencere önüne attığım sandalyede yolunu gözlüyordum, kıvrak adımlarla sokağın başında belirmeni, camda beni görünce gülümsemeni bekliyordum.

Eylül sıkıntısıydı günlerdir beni boğan. Ağlayacak gibi, gerilen bir yaydan fırlayıp çok uzaklara süzülen bir ok gibi sıkıştırıyordu yüreğimi seni düşünmek. Balkona çıkıp gözlerimin erimindeki köylere dalıyordum, tarlalara, zeytin ağaçlarına, gökyüzüne, yollara düşüyordu hayalin. Gidip deli bir inatla dişimle tırnağımla çalışmak vardı kafamda; çapalamak, taş duvar örmek, odun bölmek, çalı kesmek, eskiden olduğu gibi yalınayak toprağa basmak özlemiyle tutuşuyordum. Sen yoktun, sönüyordu bütün tutkulu isteklerim, omuzlarım düşüyor, gücüm tükeniyordu. Biliyorum seni özlemek, seni düşünmek ve seni anlatmak boynumun borcu bundan sonra.
Ben ağlayınca serçeler uçar,
dünya küçülür gözümde..

Süreyya Berfe



31 Ağustos 2013 Cumartesi

98.Mektup






 "Hiç bir mektup artık ikna etmiyor beni hayata" 
(Didem Madak)

Can Yoldaşım,

Hüzünlü dizelerle avutmuştum kendimi. Yürüdüğün, dokunduğun, seslendiğin her şeyde seni duyumsamıştım. Çok yer değiştirip, hayatın yanıbaşında, bir kanadım kırık bekleyerek tüketirken zamanı ve pencereden baktığım sokak görüntüleri, insan yüzleri sürekli değişirken; hep aynı kalan birkaç eşyadan biriydi resmin. Kırık umutlar, gölgeli beklentilerin izini süren taşınmalarda, en önce o acılı günlerden kalma resmini asıyordum başucuma. Akşamüstü gezmesine çıkar gibi, pazara, fırına gider gibi yaşadığım büyük değişimlerin, gözükara adımlarımın desteğini senden alıyordum; cesaret veriyordun, destek oluyordun bana. Hiç korkmuyordum, eski günlerdeki gibi o fazla hesap kitap yapmadan, ileriyi geriyi düşünmeden aldığım kararlarda güvendiğim varlığını yine yanımda hissediyordum çünkü. Bakıyorum da bulutlarda gezmişim, uçurum kenarlarında gözüm kapalı yürümüşüm ( hani "Sevmek.../ yaşamın bizi sürüklediği uçurumun kıyısında tutunduğumuz / o incecik gelincik sapı" diyor ya ozan. Öyle bir duygu işte bu).

Ne zaman rüyamda görsem seni, değişiyor hayatım, güzel şeyler oluyor, sıkıntılarımdan kurtuluyorum, yeni çıkış yolları gösteriyor bana kendini, sanki o çok uzaklardan bakıp elini uzatıyorsun çaresiz günlerime. Uslanmak bilmeyen, deli ruhum oradan oraya savrulurken tutuyorsun beni her sendeleyişimde. Üstüm başım dökülüyor, cam kırıkları batıyor her yanıma, şiddetli düşüşler yaşıyorum, dizlerim kanıyor, her yanım ağrıyor. Oturup yaralarımı sarıyorsun hiç bıkmadan. Ben yaramaz çocuklar gibi yeniden fırlıyorum hayata. Sana beğendirmek için kendimi, ip üstünde yürüyorum yeniden. Kızsan da, söylensen de artık bildim can yoldaşım: "yaralı ve yayan yürümektir yaşam".


Yitik adreslere benzer ölüm,
yanık otlar gibi.

Sen bu şiiri okurken,
ben belki başka bir şehirde ölüyorum...
Behçet Aysan


31 Temmuz 2013 Çarşamba

97. Mektup

Can Yoldaşım,

"Umudu kendi içinde gizli uzun bir yolculuğa çıktınız mı hiç sevdiğinizle? Bütün evrenin yalnızlığını, hayatın sesizliğini, dostlarınızın, akrabalarınızın kayıtsızlığını omuzlarınızda bütün ağırlığıyla duyup direndiniz mi alınyazınıza?
Sevdiğiniz, canınızın parçası; ellerini çekerken yaşamaktan, dudaklarını ıslatan bir damla su özlemiyle ruhunu ve bedeninini uğurlarken, hiç gözünüz karardı mı? Defalarca yanından geçtiğiniz, gözucuyla bakıp o an'ın sizdeki meşguliyetlerine dalıp unutuverdiğiniz yol kıyısındaki ağaçlar, zeytinlikler, tütün tarlaları, bağlar, mezarlıklar, benzin istasyonları şimdi içinizi burkup o acı anıları yeniden diriltiyor mu zihninizde?
Hep belleğinize çakılmış bir çivi gibi karşınızda duruyor mu hala, kollarınızda can veren kardeşinizin yüzündeki hüzünlü gülümsemesi? Bir hastanenin acil servis koridoruna bile ulaşamadan yarı yolda tükenen o yitik ömür çizgisi yüreğinize cam kırıkları gibi batarken, gözyaşlarınızı bir yaz akşamı ılıklığına doğru savura savura, can yoldaşınızın tabutuna sıkı sıkı sarılıp hiç bitmesini istemediğiniz bir eve dönüş yolculuğu yaşadınız mı? Bir gül kokusu duydunuz mu hiç; yanıbaşınızda uzanana cansız bedenin , size gülümseyen canınızın öbür yarısı ruhundan buram buram yükselen ve ona son bir şeyler söylemek, sıkı sıkıya sarılmak için çığlık çığlığa ismini haykırdınız mı?
İçinden geçtiğiniz kent ışıklarının soluk aydınlığında, arabanın  açık arka kapısından girip sevdiğinizin o beyaz, o ipek saçlarını dalgalandıran rüzgara söylediniz mi, geceye, yıldızlara, kuşlara söylediniz mi zamanı durdurmak istediğinizi? Sadece birkaç saat öncesine geri dönüp onunla doyasıya konuşmayı; neyiniz varsa verecek, neyiniz varsa ömrünüzden size adanmış, paylaşmayı dilediniz mi? Sadece bir fırsat daha isteyip hiç denemediğiniz, yapmayı akıl edemediğiniz, onu geri döndürecek her şeyi yapmak için umutsuzca yalvardınız mı?"           (Okan Copkıran)

Düşünmekten bile korktuğum, uykularımı kaçıran, aklıma geldikçe hüngür hüngür ağlatan o kaçınılmaz gerçekle yüz yüze gelişimin yıldönümü yarın: 1 Ağustos 2007. Onca zaman, onca özlem yüklü yıldan sonra hala izini sürüyorum Can Yoldaşım. Ana kucağından ayrı düşmüş bir bebek umarsızlığında, yapraklarını dökmüş ağaçların boynu büküklüğünde yazıyorum sana. Hep yanımdaymışsın gibi seviyorum seni, hiç gitmemiş hep varsın gibi sabahları bekliyorum gecenin bir yarısı uyanıp. Baharları bekliyorum savaşmak için seninle omuz omuza.

Günün birinde çıkıp geliyorum sana...


30 Haziran 2013 Pazar

96.Mektup




Herkesin; bir umudu vardır,
Bir savaşı, kaybedişi, acısı, yalnızlığı ve çokça hüznü!
Çünkü, herkesin bir gideni vardır.
İçinde bir türlü uğurlayamadığı.

Turgut Uyar

27 Mayıs 2013 Pazartesi

95.Mektup


Bardaktan boşanırcasına
Bir yağmurdur bizim için yaşamak

(Afşar Timuçin)





Can Yoldaşım,

Yıllar sonra ilk kez oluyor, nisan ayında yazamadım sana. Mart ayı mektubunda annemin resmini koymuşum, elinde bastonu yorgun bir şekilde yansımış görüntüsü. Yağmurlardan bağ budaması gecikmiş, mart sonuna kalmıştık. Resmini çektiğim ve budamaya başladığımız o hafta sonunun ardından annem çok hastalandı. Önce geçebilecek bir enfeksiyon olduğu düşüncesine kapılıp dinlenmesi için onu ikna ettik. Yatıyordu, solunumu güçleşmişti, zaman zaman fenalık hissi ile gelen ataklar geçiriyordu. Sonraki hafta sonu ben yalnız gittim bağa. Aklım ondaydı. Can havliyle budadım bağları. Az bir şey kalmıştı bitmesine, ablam annemin durumunun daha da ağırlaştığını haber verince, apar topar döndüm. 

Akşam ambulansla hastanenin acil servisine götürdük. Bilinci yerinde değildi, yürüyemiyordu. Doktor yaşını sorup şöyle bir baktıktan sonra, “yaş seksendört, düşkünlük hali” dedi. Oysa annemim 3-4 gün önceki halini bilmeden yargıda bulunuyordu. Biz diretince, şekerli su içeren serum bağlayıp kan tahlili istedi. Bizi dinlemiyor, anlatmaya çalıştığımız hastalık belirtilerini göz ardı ediyordu. 45 dakika sonra tahlil sonuçlarını alınca, doktor değişti, serumları çıkarttı. Annemin kan şekeri 465 dolaylarında seyrediyordu ve ona şekerli su veriyordu doktor. Hemen insülin verdiler. Yarım saat sonra annem kendine geldi, “ilk kez gülüyorum” dedi gözlerimize bakarak. Gece bir kez daha ölçüldü kan şekeri, “bu durum beni aşar, daha fazla insülin vermek sakıncalı olabilir, yarın dahiliye servisinde tepeden tırnağa bir kontrol yaptırın” diyerek bizi yine derdimizle baş başa bıraktı doktor. Kendindeydi eve geldiğimizde, ama sabah yine fenalaştı, bir an kaybettiğimiz sandık, sonra topladı kendini ve yeniden hastaneye gittik.
O servisten bu servise sürüklediler annemi, kan tahlilleri, filmler akşama değin sürdü. “Artık dayanamayacağım, eve gidelim oğlum” derken gözlerine baktım, her şeyi kabullenmiş, sadece gitmek istiyordu. Başımı öne eğdim, çaresizdim. Dahiliye uzmanı enfeksiyona bağlı bir şeker yükselmesi olduğunu söyledi. “Yatıralım mı?” diye sordu. Bu soruya verebileceğim ağır, sert, öfke dolu, acılı bir yanıtım vardı aslında, ama sadece “yatıralım” sözü çıktı ağzımdan. Gece şekeri 595 seviyesine çıkınca yoğun bakıma alındı. Sabah yoğun bakımdan çıkarıp odasına getirdiler. Konuşamıyordu, yürüyemiyordu, akşam gülen gözleri donuklaşmış, boş boş bakıyordu. Beş gün kaldı hastanede, birkaç kez durumu ciddileşti, tam iyiye gidiyor derken yeniden başa döndü, kötüleşti sağlığı. Şeker ve enfeksiyon kontrol altına alınmıştı, doktor böyle diyordu ve biz buna inanmak zorundaydık. Yaklaşık bir ay daha yattı annem evde. Ben de yanında kaldım hep. Yavaş yavaş kendine geldi, yürümeye başladı, konuşması düzeldi, sancıları azaldı ve yeniden yemek yapmaya başladı. Dün bağa geldi, henüz bitiremediğimiz evin balkonundan bizi izledi, yüzüm gülmeye başladı benim de.
Hastaneye yatarken “beni iyileştirin, torunlarımı seveceğim daha” demişti. Şimdi saçlarını okşuyor Toprak’ın, Deniz’in minik ellerini öpüyor. Mart ayında dayanıp güç almaya çalıştığı değneğiyle bağa bakışı çok dokunmuştu bana. Elimde olmadan o bakışların resmini koymuştum. İçime mi doğmuştu bu acılı günler, yoksa o mu sezmişti kendini bekleyen hastalığı? Sevgisinin önüne katıp gün gün büyüttüğü gücü, direnci ve azmiyle yeniden döndü aramıza. Ana sevgisi, senden bir yadigardı bana kalan. Hiç eksilmeden büyüttü kendini, kök saldı, gelişti. 

Artık onun iyileştiği haberini mutlulukla verebiliyorum sana. Hoş geldin güzel annem.

31 Mart 2013 Pazar

94. Mektup



Can Yoldaşım,

Yağmurlar seni hiç getirmedi. Kokunu, sesini, senden kalan ve unutmadığımız neyin varsa, birini bile önüne katıp yüzümüzü güldürmedi. Boynumuz bükük ve hüzünlü bir hafta sonu ziyareti gibi bağ budamaya gittiğimizde, ablamla yüz yüze geldiğimiz o tek ve kaçamadığımız gerçeği düşündüm hep: hiç bir şeyin tadı yoktu, sadece sana ve senle geçen günlerimize sahip çıkmak için çabalıyorduk. Eski günlerin neşesi yoktu üzerimizde, çıkıp gelecek ve  "ne bu hal?" diye kaşlarını çatarak bize çıkışacakmışsın gibi telaşla çalışıyorduk. Tam 1.5 günlük bir işimizin kaldığı hesabını yaparken, eve döndüğümüzde yarın için aldığımız kuvvetli yağış beklentisi haberi ile tasarılarımız suya düştü. 

Bilmem nasıl çıkarız düzlüğe, sana verdiğimiz sözleri nasıl tutar, nasıl güldürürüz yüzünü, tedirgin yüreğini nasıl rahatlatır, huzura erdiririz?

Seni öpsem, gülse bir halk..
Yoksulluk utansa verdiği acılardan,
Kırılsa her türlü korkunun kanadı.

Seni öpsem, silinse alın çizgilerinden gam,
Yürek kuytularından akşam.
Bir sonsuz yağmur yağsa,
Aşkın kardeş bulutlarından,
Aynı mutlulukla ıslansa dünya..
Ayrılığa kapanmasa kapılar
Odalar üzgün durmasa..

Seni öpsem, buğulanmasa gözlerin,
Gülse yaz günleri gibi, insanların gölgeli yüzleri.
Kar yağmasa dar yoluna,
Kardeşimi koynunda saklamış dağların.
Çıkıp gelse alanlardan,
Anılardan, duvarlardan,
O gencecik ermişler..
Işısa yeniden annelerin yüreği,
Çocuklar çoğalsa sevinçten,
Çözülse babaların kaşlarındaki bulut..

Seni öpsem, boğulsa açtığı acının çukurunda
Yüzü kışlar kadar soğuk o bilinçli kötülük..
Arınsa ömrümüzün kiri, kederi..
Donup kalmasa dudaklarımda 
Bir suç gibi öpüşün bencilliği andıran o buruk tadı
Mutluluk dokunmasa çoğul yanıma.

Seni öpsem ve dünya kurulsa yeniden
Sevgi kadar yumuşak, zengin ve ak..

Şükrü Erbaş








28 Şubat 2013 Perşembe

93. Mektup


" Ah benim güzel abim,
uzun abim,
uçurum çiçeği abim.
Ah benim giden abim,
türkülere,
dağlara..."



30 Ocak 2013 Çarşamba

92.Mektup


Can Yoldaşım,
Sana benzemesini dilemiştim. Özbenliğimi yatıştırmak için değil,  seni yeniden yaşamak duygusuyla istemiştim bunu. Gözlerinde, kirpiklerinde, saçlarında, ama hepsinden önemlisi davranışlarında bulmaya başladım ruhunu. Sabahları işe giderken boynunu büküp neşesini yitirmesindeki, dalgınlaşıp başını öne eğişindeki ama her şeye karşın el sallayarak beni yolcu edişindeki masumiyette yaşıyor gibisin. Yolda duran arabaların tekerleğine dokunup minik elleriyle döndürmeye çalışması, oyuncaklarını söküp takma merakı ve televizyonda çocuklar için hazırlanmış bilim teknik programlarına düşkünlüğünü sevinerek görüyorum ve bu denli çok benzeşen yönlerinizi şaşkınlıkla izliyorum. Kitaplığın üstünde duran çerçeveli resmine bakıp "Amca" demeyi öğrenmesi, yalnız kaldığında "Amca yok, dede yok!" diye yokluğunu seslendirmesi içimi burkup gözlerimi doldururken inanamıyorum aslında; bir sürpriz yapıp yaşamıma girmesi, büyümesi, konuşmaya başlayıp boş bıraktığın dünyada söz sahibi olmasına. Yanında olsaydın kendini unuturdun bilirim, her şeyi olurdun; arkadaşı, öğretmeni, sırdaşı, umudu, mutluluğu...Hiç görmese de, sanki biliyor gibi seni, bir şekilde el ele tutuşmuş gibi ruhlarınız, kucağında, kollarının arasında, göğsüne yaslanarak yaşıyor gibi çocukluğunu. Yoksa nasıl bu denli çok şey alabilir ki senden?

Toprak büyüdü Can Yoldaşım. Deniz doğdu; sessiz sedasız, kısık gözleri, ciddi bakışları, az gülen edasıyla. Kardeş olmanın güzelliğini, özveriyi, sevmeyi, korumayı, kardeşinin mutluluğu için kendinden vazgeçebilmeyi senden öğrensinler isterdim. Bu dünyadan geçip giderken bıraktığın anıları, üzerimize sinen izlerini korumak adına yaptığım en güzel iş bu çocuklardı galiba. Her yanımı saran kimsesizlik duygusunu nasıl yenerdim yoksa, nasıl avuturdum kendimi yokluğunla baş başa kaldığım günlerin ağırlığında tükenirken?

Sana döndüğümde bir gün; Toprak ve Deniz sürecek izlerimizi, bıraktıklarımızı yeniden diriltip yaşatacak, küllerini savuracak acının, ilkyaz esintisinde  boynu bükük çiçekler gibi sağa sola savrulurken, başımızı kaldırıp ayak seslerini duyacağız. Eğilip ellerini sürecekler yeşil  yapraklarımıza. Hiç görmedikleri, bilmedikleri bir alemin gizini duyumsayacaklar; belki gözlerini kısıp dere kenarındaki söğütlere, kavaklara, asma dallarına, karşı tepelere bakacaklar, bana söylediğin sözleri fısıldayacaklar zamana:

-Kimler geldi geçti bu topraklardan,  babalarımız, amcalarımız, dedelerimiz, ninelerimiz... Hayal gibi değil mi?


31 Aralık 2012 Pazartesi

91.Mektup

Can Yoldaşım,
Hava kapalıydı, o gün bir sıkıntı vardı içimde , evden çıkmak istemedim. 31 Aralık 2001. Bir ara çağırdılar, büroya gidip işimi bitirir bitirmez yeniden eve döndüm. Önceleri beni zorla işe gönderen sen bile o gün Hiçbir şey demedin. Sanırım olacakları seziyordun, bize belli etmede hazırlamıştın kendini.Babam artık katı gıdaları alamıyordu, bebe bisküvisi ve süt almak için çıktığımda hala bir umut ve mucize arıyordu gönlüm. Bir gece önce başında beklerken kıpırtısızca yatan babama sormuştun: “Baba hiç konuşmuyorsun?” “Ne konuşayım oğlum, ağrım acım yok.” Şaşkınla bakmıştık birbirimize. Umudun olmadığı halde sormuştun yine de “Baba sana çay yapalım mı?” Kafasını belli bellirsiz sallamış ve onaylamıştı sorunu. Sevinçten deliye dönüp mutfağa koşmuştuk ikimiz de. Bardaktaki çayı pipet yardımıyla sonuna değin içmişti, sonra da ikincisini. Bana dinlenmemi söyleyince odamda uzandığım kanepe de üzerimi bile örtmeden dalmış o garip rüyayı görmüştüm. Bağıra bağıra ağlıyordum, babamın arkadaşları beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

Sabah yine sessiz ve dalgındı, zaman zaman bilinci gidiyor geçmişte kalan isimleri ve olayları sayıklıyordu. Öylesine bir bekleyiş içindeydik, inanamıyorduk babamın hayat dolu bedeninin bu ağır ağır çöküşüne ve onun da bunu kabullenişine. Hepimiz yorgunduk, ablam babamın başında kalmış, biz yine uzanmıştık. Akşam saat yedi sularıydı. Ablam yattığımız odaya gelip “Abi babam iyi değil!” haberini verdiğinde içimizdeki o yüzleşmekten çekindiğimiz korkuyla başucuna oturduk. Zor nefes alıyordu, artık usul usul kapanan gözleriyle hepimize uzun uzun bakıyor, vedalaşıyordu hayatla. Elini tutmuştun, avucuna aldığı elini var gücüyle sıktığını anlamıştım. Sonra benim elimi tuttu. Terli alnına uzanıp öptüm, ağlıyordum. Yeniden buldu sonra senin avuçlarını. Derin bir iç çekişin ardından o sonsuz sessizliğe bıraktı kendini.

Ömrümün en uzun yağmuru başladı geceyarısı. Olanca şiddetiyle yağıyordu. Babam son yolculuğu için o beyaz çarşafın altında yatıyordu. Solgun yüzüne bakıyordum gidip, dayanamıyor kaçıyordum yanından. Dakikalar sonra yeniden dönüyordum yüzünü, zayıflıktan incelmiş parmaklarını, dalgalı saçlarını, bıyıklarını, hafif beyazlamış iki günlük sakalını görüyordum. Sabah sekizde evden alıp caminin gasilhanesine götürdüler, hala yağıyordu yağmur. Öğleden önce tabutuyla yeniden ama son kez evin önüne geldi babam. Köye doğru yola çıktığımızda arabanın içinde yanıbaşımızda yatıyordu, sonra ömrümün o en uzun kar yağışı başladı. Beyaza döndü dünya, ağaçlar, yollar, evler, tarlalar, tepeler.

Onu bıraktık, sen titriyordun, yüzün sapsarı olmuştu. Ben bütün acıma karşın sana yaslanmıştım. Yeniden büyüttün beni, önce güven verip korkularımla baş etmeyi öğrettin, sonra her şeye karşın yaşamayı.

29 Kasım 2012 Perşembe

90.Mektup


Can Yoldaşım,
İsyan etmiştim; herkes yerli yerinde duruyor, bir tek sen gidiyordun. Çevremizde bütün yokluklara, acılara, hastalıklara karşın; sevdiğimiz sevmediğimiz, tanıdığımız ya da tanımadığımız herkes duruyordu. Sen yarım kalan düşlerin, yüreğinde büyüttüğün ve geleceğe dair beslediğin sevdalarınla, umudunla gidiyordun. Yollar duruyordu,  uzun bir hayata doğru uzanarak; ağaçlar yaprağını döküp yeniden yeşilleniyordu; bulutlar yağmurları besliyordu, toprak bereketi. Kuşlar uçuyordu uzak geleceklere. Seni bilmiyordu hiç biri, oysa ne çok sevmiştin onları. Kuşlarda seni görüyordum, çiçekte, toprakta, bulutta, yağmurda seni görüyordum. Sonra sevip yüreğinin otağında tuttuğun  güzel insanlar da gitmeye başladı bir bir. Gözün gibi bakıp sararıp solduğunu gördükçe hüzünlendiğin, yaprakları bir bir dökülen  çiçek gibiydi hayat; senin olan, senden izler taşıyan her şeyi geri alıyordu günü geldikçe. Ve ben o zaman daha da yalnızlaşıyordum. 
Yanlışlar yapıyordum, ayrılıyordum çizginden, yüreğinde taşıdığın resmim yıpranıyordu, seni üzüyordum. Anlıyordum yaşadığın düşkırıklıklarını, derin acılara büründüğünü.Yeni başlangıçlar icat ediyordum, temiz sayfalar açıyordum ve adını yazıyordum harf harf. Gülümseyişin oluyordu biri, biri boynu bükük duruşun, biri ezikliğin, biri kaşlarını çatışın, sesin gibi yankılanıyordu biri, diğeri ellerin gibi nasırlı, acıyla bakıyordu biri, öbürü suskun. O aynı rüzgar yine fısıldıyordu :


Şimdi sen öldün ya
Yumuşak bir çizgi

Ediniyor avuçlarına 
Yeni doğan çocuklar 
Artık sevda yazılarını
 O çizgiden okuyacaklar


Dönüp geriye baktığımda günleri, ayları, yılları görüyordum.  Nerelerde aradığımı izlerini, umutlarımı nelere bağladığımı ve aklımdan geçenleri kim bilebilir senden başka. Köşebaşında beliriyordu yüzün, birlikte yürüyorduk gecenin kör saatinde, kar yağıyordu usul usul; Sait Faik'in neredeyse ezbere bildiğimiz öykülerini sayıyorduk birbirimize: Simitle Çay, Kış Akşamı,Maşa ve Sandalye, Francala mı Ekmek mi... Sonra o kimsesiz, sessiz, yoksulluğundan nice küçük mutlulukları türetip kendi kendini büyüten çocukluğundan anlatıyordun. Tel arabaları, nar ağaçlarını, çarşamba pazarında Sağırın helvacı dükkanının önünde ayaküstü kurulan tahin sofralarını, tütün tarlalarını, ilk öğretmenin Raci Bey'i, ilk kitaplarını, babamın tomruk taşıdığı külüstür Gaz marka kamyonu, Eskici Emin'i, ortakçı Mehmet'i. Sisler içinde yitip gidiyordun, bir düş gibi karanlığa karışıyordun bütün varlığınla. İçimde tanımsız bir düşkırıklığı ile özlemek kalıyordu ellerimde bir tutam. Bir koku, bir ses, bir öpüş, bir sarılma...Demek yitirince sevdiğini kişi hep ağlarmış bir yanı; gücünü bağlılığından alırmış, yakasına yapışarak hayatın geri istermiş özlediklerini. Hep kavgalı olurmuş kendisi ile ve yorgun; iki kişilik düşünmekten, iki kişilik yaşamaktan.

 

31 Ekim 2012 Çarşamba

89.Mektup


video

Can Yoldaşım,

Adı Deniz oldu. Oysa toprak insanıyım ben, denizi bilmem. Benim için yazılmış gibi: "denizi göreceğin gün ağlama." Ama elimde değil ağladım.

Birileri gidiyor, yenileri geliyor. Hayatın kefesinde garip bir denge, boş kalsa da bir taraf, ölçüsünde kalıyor ölenlerle doğanların sayısı. Sevginle dengeliyorsun yokluğunu.

"Ayağını bastın odama, / kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi." Günboyu dilimdeydi bu iki dize sana hoşgeldin niyetine. Savaşların ortasına mı düştün oğlum, ben adını yine de Deniz koydum. Deniz unutma adını, zor zamanlara yazılacak senin öykün.İçime mi doğdu acıyla geleceğin? Önce gülümseyerek girdin hayatıma, az daha gidecektin uzak diyarlara. Sonra döndün yine kollarıma. Gidip dönmeyenlerin sessiz ağıdını söyler gibi sustun önce, sonra ağladın. Sen de biliyorsun, özlediklerimin gül kokusuydun, melek ruhuydun, avutmaya geldin yalnızlığımı. Kimsesiz yüreğimin kırılgan gülüşü hoşgeldin.

30 Eylül 2012 Pazar

88.Mektup


 
Yüreğimdeki ince sızı
nereye gizlendin
özledim diyorsam çık
bir gül yaprağına düşmüş
çiğ tanesidir her sabah koklanan
gözyaşına benzer öpüşlerim
unut diyorsam çıkma
eskilerden kalma bir kitap sayfasıdır
altı çizili satırlarda gezinir anlamı:
mutluluk da mutsuzluk da
kenidisidir insanın
ve sahip oldukları sadece parçasıdır
kocaman bir yalanın

(Okan Copkıran)

 
Can Yoldaşım,

Güneş var ama ısıtmıyor. Pencereden bakınca yazdasın sanıyorsun kendini, öyle aydınlık bir gün. Ama rüzgarın uğuldayan sesini duyuyorsun, balkon kapısı hızla çarpıp kapanıyor, çiçekler iki büklüm olup eğiliyor, koptu kopacak narin gövdeleri. Daha diyorum kar kış gelmedi, eğilmeyin hemen; acılarda büyüyeceksiniz, umutsuzluğun toprağında yeşerip açacaksınız renk renk.

(Benim de içim sızlıyor, yüreğim ayrılacak gibi orta yerinden, bir yanı sevdiklerimde kalacak, bir yanı ıssız bir köşede; ve hangisi kanayacak ıssızlığında yanan mı yoksa seslerin ve sözlerin ortasında ağlayan mı? Yıllar mı, geçip giden zaman mı yoksa değişen yaşam koşulları mı alıp gidiyor insanın köklerini toprağından? Gözlerim uçsuz bucaksız zenginliğine değiyor geride bıraktığın her şeyin. Anlıyorum o zaman nasıl da gün gün yoksullaştığımı, hep bir yerlerde bırakmışım senden bana kalan anıları, iyimserliği, yaşama sevincini ve direncini, iyiliklerin gücünü, boynu bükük savaşmaları; yitireceğimizi bile bile girdiğimiz, salt onurumuzu korumak için. Bana öyle bakma sorgulayan ıslak gözlerinle içim sızlıyor çünkü.)

Henüz yağmurlar başlamadı, gelen mevsim taşınmadı yeni yurduna, gidecek olan toparlamadı öte berisini. Öylece bir bekleyişin ortasında suspus olup anlam çıkarıyoruz günlerin ve gecelerin kuyruğunda.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

87.Mektup

kocaman bir boşluk
hayatta mı içimde mi
uzun bir sessizlik
zamanın sırtında mı
bir eskici gibi iki büklüm gezen
yüreğimde mi ağır aksak ilerleyen saat umursamazlığında
öyle derin bir acı yargısız hükümsüz
sende mi bende mi

(Okan Copkıran)


 Can Yoldaşım,
Sabah uyanıp gözlerimi açar açmaz, sağ tarafıma düşen küçük pencerenin perde aralığından sızan gün ışığını yakalardım. Bağın dereye doğru uzayıp giden son asma sırasının yeşil sessizliği karşılardı sabahı. Bağ damının gıcırdayarak açılıp kapanan kapısı bir süre hiç susmaz, bir içeri bir dışarı çıkıp duran annemin telaşlı haline ayak uydururdu. Sabah ezanıyla uyanıp namazını ağustos serininde  karşı tepelerin buğulu yalnızlığıyla baş başa kalarak kılan Annem, ocağa koyduğu çay suyunun kaynamasıyla hareketlenir, içeri girip çıkarken kapının içimizi kıyan sesiyle mutlaka uyanacağımızı bilirdi. Artık rüzgarın daha da kuvvetlenip sıcakları alt etmeye başladığı günlerin serinliği, sonbaharın habercisi olur, hafiften hüzünlendirirdi göçebe günlerin kuyruğunda geçen avare aklımızı.Salça kaynatmaya başlayan, tarhana için sıcakların biraz daha sürmesini dileyen, ipliğe dizdiği patlıcan ve biberleri kurutmak için güneşi kovalayan Annemin enerjisi bizi yorar, hayretler içinde bakıp kalırdık koşuşturup durmasına. Sonra kararıp yeniden aydınlanan film sahnelerindeki gibi zamanın bir yerinden başka bir yerine sıçrayan hayat yeniden başlıyordu kaldığı bir yerden.
Yine açıyorum gözümü bir ağustos sabahı. Sen yoksun, gözleri yaşlı Annem artık eskisi gibi değil, zorlanarak yürüyor, beli bükülmüş, az konuşuyor, suskun daha çok. Yıllar sonra sahip olduğu torununun çocuk gözlerinde avunuyor yaralı yüreği. Bir Toprak güldürüyor, sarılınca bebek kokan kollarıyla, süt kokan dudaklarıyla öpünce ellerini ve konuşunca taptaze hayat kokan sesiyle, diniyor annemin içinde  kopan fırtınalar. Zor ediyor sabahları onu yeniden görmek ve duymak için. Acıdan sonra, karanlık günlerden sonra; peşimizden hiç ayrılmayan özleminin sarıp sarmaladığı bir bohça gibi sırtımıza yüklendiğimiz hayatın, kucağımıza bıraktığı umudun bebek haliydi önceleri Toprak. Seni sever gibi sevdikçe büyüdü ellerimizde, tepeden tırnağa sana dönüştü gözümüzün önünde, gönlümüzün derin ıssızlarında.
Nasıl dayandık diye sorarsan; demek kuşları sevmişiz,  ağaçları, asmaları, gökyüzünü, geçmişin iyi günlerini ve bebeklerin masum güzelliğini sevmişiz demek. Hepsi sen olmuş başlı başına, biz bir umut sarılmışız onlara. Hep yeniden doğmuşsun yüreğimizde, akıp giden zamanın kollarında büyütüp yeniden hayata salmışız seni. Yer sofrasının bir köşesinde ekmeğini tuz ve naneye banarak yiyen anılarından, onca karakış görüp boynunu bükmeyen sardunyalarından aldık sevgimizin çağıl çağıl akan tükenmezliğini. Sonra kararıp yeniden aydınlanan film sahnelerindeki gibi zamanın bir yerinden başka bir yerine sıçrayan hayat yeniden başlıyordu kaldığı bir yerden.
O eski dam yıkılmış,  yerine iki katlı bir bağ evi dikilmiş, bağın girişinden eve doğru uzayan yolun kıyısında ıhlamurlar, armutlar, şeftaliler, erikler, ayvalar, narlar sıralanmış birbiri ardınca. Kırmızı, beyaz güllerle mislenmiş bahçe; mutfak penceresinin önündeki  teneke kutularda gülümseyen fesleğenler, gözünü karşıdaki çınar ağacına dikip yolunu gözleyen babam gibi özlemiş seni. Annem, ablam, ben, hepimiz öyle kalmışız bir yerinde zamanın. Ve sonra, kararıp yeniden aydınlanan film sahnelerindeki gibi zamanın bir yerinden başka bir yerine sıçrayan hayat, yeniden başlamıyordu kaldığı yerden. O yazıyı görüyorduk hep birlikte: The End.




Blog Arşivi